Ortak Cenazemiz: Toplumsal Müsamaha

Cemil Meriç, yıllar öncesinden ‘istikbale yolladığı bir mektubu’nda şöyle diyordu:
“Zavallı şair… Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitan harâb diye inliyordu. Ne bülbül kaldı, ne havz.
Toplum zıvanadan çıkmış. Cinayet cinayeti kovalıyor. Akıl susmuş ve mefhumlar cehennem! Bir raks içinde tepinip duruyor. Sloganlar yönetiyor insanları. İdeolojiler yol gösteren birer harita değil, idrâke giydirilen deli gömlekleri. Aydın dilini yutmuş; namlular konuşuyor. Bir kıyametin arifesinde miyiz acaba? Dünyayı Şeytan mı yönetiyor? Düzeni büyücüler mi bozdu? Bu kördüğümü çözecek İskender nerede?”
***

Beğenilmeyen fikirlerin susturucusu cevap verebilen, taze ve uzun soluklu fikirlerdir, silah değil. Bir fikri ileri süren kişinin vücudunu imha etmek, o fikrin ardından gönüllü yürüyen diğer kişilerin zihinlerine kumanda etme imkânını vermez. Bunun farkına varmayanlar için Türkçenin onca sıfatları arasından bir kelime kullanmak gerekse, “alelâde bir cani”den başka daha müsait bir sözcük bulunabilir mi, bilmiyorum. Alelâde, alçak, aşağılık, vs… ama cani…

Türkiye, abdestin emin olmayan bir kişinin namazdaki hâli gibi tereddüt içerisinde. Buhranlar yaşıyor, krizler içinde çırpınıyor, aklını kaçırıyor.

“Çöküş her medeniyetin önüne geçilmez alınyazısı. Bunun temel sebeplerinden biri şu: Her kültür, insanlığın büyük değerlerinden bir veya birkaçını gerçekleştirir. Yunan medeniyeti ‘güzel’i yaratır; Roma “hukuk”u, Sâmi medeniyetinin katkısı “din”. Çin, ‘faydalı’yı gerçekleştirir. Hind’in insanlığa armağanı ‘hayal’ ile ‘tasavvuf’, Avrupa medeniyetinin ‘ilim’. Meriç’in, “Umrandan Uygarlığa” adlı eserinde kendisinden alıntı yaptığı Danilevsky “Avrupa ve Rusya”sında böyle diyor. Eksik kalan tarafı Osmanlı… Bünyesinde yani Devlet-i ebed-müddetinin bir ucundan diğer ucuna kadar sergileyerek Osmanlının insanlık tarihine hediye ettiği mücessem kavramlardan biri ve belki de birincisi, ‘müsama’hadır.
17 yaşındaki bir genci, eli silahlı bir terminatör yapan çevrenin suçunun bedelini, bütün bir milletin ödemesi mi gerekir? Evet, gerekir. Çünkü o çevre; yalnızca deniz kıyısındaki bir şehir değil, aynı zamanda politikacılarından medyasına, işçisinden memuruna, imamından hahamına kadar, bu topraklar üzerindeki her nefes alıp veren nefsin ve kendini geleceklerimiz olan çocuklarımızın yapacaklarından mesul olduğunun farkından olmayan bir çevredir. Şiddeti, makyavelizmin devlet idaresinde kullandığı mantıktan yola çıkarak sokaklara indiren önderlerin günahı büyük. Devletin ekonomisine zarar veren vergi kaçakçılarının değil, devlete fikirleriyle zarar veremeyecek insanların çarşaf çarşaf listesini vererek, ihanet-i vataniyeyi ağızlarda sakız yaparak, niyet sorgulayarak deli kanlı gençlerin akl-ı selîmlerini yitirerek kendi vicdanlarımızda tamiri mümkün olmayan derin yaralar bırakan bizleriz! Dinin yerini almaya çalışan herhangi bir düşünce sistemi, temelinde dinden daha sağlam bir otokontrol ya da iç disiplin getiremiyorsa, varacağı yegâne nokta ahlâksızlığın götüreceği nokta ile aynıdır. Zira din, her şeyden evvel bir ahlâk nizamıdır.

İnkırazın eşiğinde oyalanmakta olan memleketimizin bu hâli, insanlar için vahy edilmiş bir mükemmelden modern asırda tabiat kanununa geçmek isteyişin neticesidir. Aydınlanma Çağının ilah yerine bilimi oturtma tecrübesinin en katî ve kestirme cevabıdır.

Güzelliğin On Para Etmez

“Güzelliğin on par’etmez/ bu bendeki aşk olmasa”…
Gülüm, güller açıyor sen güldüğünde ya da bana öyle geliyor. Zannediyorum ki kimi zaman, zaman seninle ilerlemeye mecbur edilmiş, güneş seni görebilmesi için gözlerime memur edilmiş bir sarışın köle, ay senin güzelliğinden izler taşıyan bir demet rayiha…
Acaba sen ben seni sevdiğim için mi güzelsin, yahut sen güzel olduğun için mi ben sana güzel diyorum? “Güzel olduğu için mi Allah helalleri helal kılmıştır, yoksa helal kıldığı için mi helaller güzeldir” gibi bir döngü. Bırak onu mütefekkirler tartışsın, ben mi seni seviyorum yoksa sen mi benim sevmemi sağlıyorsun? Var mı bir cevabın?
Kalbimde sızlayıp duran bu yaranın sebebi ne? Neden zihnimi bir yaramaz çocuk gibi kurcalıyor sevdan? Sancısız bir günüm olmayacaksa olmasın, umurumda değil; elemi ben “el- Em” diye okurum. Derd’im, keder’im, zehrim… Derman’ım, çâre’m, iksirim…
Âb-ı hayât’ım!
Gözü yaşlı bir annenin yavrusu için duyduğu endişeden on sekiz bin alemden daha fazladır hissettiklerim. Zelzeleler yalnızca İstanbul’u vuran toprak kırılmaları değil, gönlümün bir yerinde sıkışmış bir aşk kütlesinin bulunduğu yerden acı içinde kıvranarak kendini dışarı atma mücadelesi… Yağmurlar sadece gökten insanlar susuz kalmasın diye indirilen su damlaları değil, nâr-ı cahîmden daha muazzam bir hararete sahip yürek kuyusunu dâr-ı selîme dönüştürmek için gerekli olan rahmet sızıntıları…
Ey Âfitâb! Ben mahzun bir katreyim. Bu yakman neden? Neden afetimsin?

Yetiş Ey Âfitâb!

Âfitâb’ım, sebeb-i saadet’im, narin gülüm…
Gönlümdeki hicran yarası günbegün depreşiyor. Çaresi malum olsa da ifası zor… Mesafeler hiç bu kadar uzamamıştı hayatımda. Sekiz saat ile sekiz ayın arasında sıkıştım kaldım. Birader’im, “Leyla ve Mecnun” kitabını almış, Hüsey’in Bayçöl’ün… İskender Pala’nınkini almasını temenni ederdim, okumasını tavsiye ettim de… Fakat iki dakika karşımda dursa, Mecnun’un neler çektiğini hâlimden anlayabilir, anlamak ne kelime bizatihi şahit olabilirdi… Heyhât, derunumda saklamak zorunda kaldığım his fırtınasını burnumdan bir nefesle kaçıracak olsam –maazallah- ortada ne dünya kalacak sanki, ne eflâk… Kıyamet saatinde de öyle değil mi zaten, sıcak bir nefesle ruhu teslim ve geride kalanlara büyük bir azap… İçimde her gün kıyametler kopuyor benim, ölüp ölüp diriliyorum. “Cüz’ü Lâ Yetecezzâ”m (parçalanmayan atomum) kalbimin en ücra köşesinden bütün bir vücuda yön ve talimat veren süveyda’m…
Ağustos sıcağının kavurduğu bedenler, güneşe lanet okuyorlar… Halbuki güneş bir ayna sadece, kalbimin sıcaklığını yansıtmaktan bile âciz bir su kütlesi… Aşkım hem var oluş hem yok oluş nedenim. Hasretimin kaynağı ve hasretime kaynak… Kuraklıkta can çekişen bostan sebzeleri gibi semaya dikilmiş, hararetimi söndürecek bir rahmete muhtacım: Vuslat…
Ârızın yâdiyle nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zâyi olmaz gül temennâsiyle virmek hâre su [Fuzuli]

Şair en azından kendi göz yaşıyla ıslanabiliyor. Ben ondan da acizim, yanık bir kor gibi bütün nemimi dışarı atmışım, tek bir damla yaş ile bahtiyar olacak kadar yokluktayım.
Yetiş!..

Geleneksel Sanat

Geleneksel sanatın insan zihninde ilk çağrıştırdığı şeyler; meşakkat, İslam, kültürdür. Sebebine gelince; eski(mez) manada sanat, kişinin nice zorluklara göğüs gerip İslamî unsurlar ile yoğrulmuş bir kültürün ananevî olarak orijinal üslûp ve ifadesini bulmasıdır.
Geleneksel Türk-İslam sanatının insan ruhuna kazandırmış olduğu en mühim şey, dinginlik, sükûnet, huzur ve ferahatın yanında aklın gönüle tabi olmasını sağlamasıdır. Tezyin ile uğraşan bir kişi, selim bir kalbe ve salim bir fikre sahip olur ki dünyâyı anlamlandırma ve değerlendirmede bu iki kuvveti arkasına alarak evrensele ulaşma çabasında muvaffak olur. Tasvîrin hususî mahiyeti karşısında umuma kucak açan geleneksel sanat, İslamî yaşama metodunun temel prensiplerini bünyesinde barındırdığından, inancın bütün bir hayat tarzını şekillendirmesinde de yardımcı olur.
Hat, tezhib, ebrû, minyatür, oymacılık, vb. uygulamaların tabiatında var olan sabır, tevekkül ve azim, yaşamı tamamıyla sarmalayan bir stil olarak karşımıza çıkar. Mürekkepli kamışın aharlı kağıt üzerindeki cızırtılı dansı, rengarenk boyaların kitreyle yumuşatılmış sudaki raksı Hâlık’ın küllî iradesi ile kulun irade-i cüz’iyyesinin âhengini gözler önüne seren bir ibret hâdisesidir. Bu âhenk, hakiki manada tefekkür edildiği taktirde, samimî gönüllerin sarih bir biçimde rahatlamasına bihakkın vesiledir. Rahatlayış, sadece o âna mahsus değil, belki de ömür boyu sürecek bir zaman dilimini kapsayacak keyfiyettedir.
O hâlde sanatçının, hilkatin gayesini anlamasında, kader ve kazanın hudutlarını kavramasında bir mani kalmamıştır. Aksine sanat, böylece, kişiyi günlük meşgalelerden, sıkıntılar yumağından ve en önemlisi sıradanlığın alev çemberinden kurtarır, hayatının zehrolmaması için “inşirah” iklimine doğru yelken açmasını temin eder. Ruh coğrafyasını alt üst ederek karış karış fetheden bir anlayışla, kalbi, mutmain mertebesine oturtur.
Geleneksel sanatın âdemoğluna vermiş olduğu faydaların listesi elbette uzayıp gider. Sadece kendisine zaman ayrılmasıyla yetinip, eşsiz güzellikteki bir dünyanın kapılarını aralayan bu uğraş, bu ifade biçimi, şimdiyse “Gönüllü Kültür İşçileri” denilebilecek bir avuç insanın omuzlarına binen bu büyük yük, kendisini sahiplenecek, kendisiyle ruhuna sahip olacak kişileri bekliyor, hem de hararetle…

Çok İse Aza Tut

Uzun zamandan beri yağmur yağmamıştı, bugün yağdı. Uzun zaman geçti aradan seninle bakışmayalı… Aracın camına akseden ışık huzmelerinin yüzüne okşayışını imrenerek ve biraz da kıskanarak izlemeyeli çok vakit oldu. İki nur’un ortasında ne yapacağını şaşırmış bir vaziyetteyim, bocalayıp duruyorum.
Ömrümün seyir defterine yazdığım en heyecanlı, en olağandışı, en harikulade, muhteşem, destansı bir kayıtsın sen, en inanılmaz ama en gerçek… Aklın tarumar, gönlün hercümerç, vücudun bîtâb u harâb oluşunun hakka’l-yakîn şahidi olmakla me’yûs ve mahzun değil, aksine mesrûr ve müftehirim. Beynimden sızan fikir zerreciklerinin o görülmeyen her bir enerji tanesinde senin varlığın var ve benim hayata tutunma sebebim işte bu minik, minicik şeyler… Yokluğunda bile bir hayatın kaymamasına vesilesine oluyorsun, fevkalbeşer güzelliğinle kubhu bile hüsn gösterebiliyorsun farkında olmadan.
Ger elim kessen kalır dâmân-ı lutfunda elim
Lutfunu kessen kalır destimde lutfun dâmeni

Kendi ateşimde cayır cayır yanıyorum. Âh ettiğime bakma sakın, bakma feryatlar savurduğuma. Bu çığlıklarımdır beni zinde kılan. Her haykırış bir sabrın sonu aynı zamanda diğerinin başlangıcıdır.
Sabrım inayetin gibi az ise çoğa say
Cevrin gözüm yaşı gibi çok ise az tut

Olur mu?

Unomastica Alla Turca

RamÇet’ten aldığım {Unomastica Alla Turca}’yı okuyorum. Kitabın yazarı Sahib-i Kitab-ı Duvduvânî Hakan Erdem. Kanat Yayınlarından çıkmış. Tarihî roman türünde fakat gerçekte tarihle doğrudan ilgisi yok. “Hazarların ve Tengerelilerin Yazılmamış Tarihi” alt başlığında okuyucularının beğenisine sundulan bu mizah şaheseri, dün akşam saatlerinde eve dönmek için bindiğim açık yeşil kafalı minibüste “deli mi ne?”, “insan kendi kendine güler mi?” gibi ifadelerle yüklü bakışların üzerimde toplanmasına sebep oldu. Ben hiçbir şeye aldırmadan okumamama ve dolayısıyla sırıtmama devam ettim ancak şu bir gerçek ki okuduğum satırları evde okusaydım kahkahalarımı tutamazdım. Öylesine komik.
Ara ara, kitabı sahibine iade etmezden evvel, güldüğüm ve güleceğini tahmin ettiğim pasajları buraya yazacağım.
Hakan Erdem’in ülkemin yitik değerlerinden biri olduğunu farketmem Kitab-ı Duvduvânî ile olmuştu ama bu sefer bir başka şeyi daha keşfettim: Duru Türkçe’nin zannettiğim gibi takır tukurluğunun kulağı tırmalayacağı düşüncemin tamamen yanlış olması. Elbette ileri giden bazı aşırı uydurmacılar gibi otobüse “çok oturgaçlı götürgeç” demek safdilliğine ve hamakatine düşmeden cümle aralarına göze batmayacak şekilde serpmek gerektiğini düşünmeye başladım. Önceleri biraz daha katı idim dil hususunda, bilirsin. Şimdi fikrimi değiştirdim kısmen. Bunu döneklik olarak algılamıyorum, meşhur bir söz vardı, duydun mu hiç daha önce, “Elbette fikirlerimi değiştireceğim, çünkü ben fikirlerimin kölesi değil, fikirlerimin efendisiyim.”

Lâl’e

null

Bugün hava güzel, bizim şirketin bahçesindeki lâleleri çekmek istedim sana. İki yüz küsur fotoğraf içinde seni anlatabilen yoktu. Lâle ne kadar güzel olursa olsun, sana benzeyemiyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu güzel şehrin dört bir tarafına 22 türde 3 milyon lâle ekmiş, “İstanbul, Lalesi’ne Kavuşuyor” cümlesine benzer bir slogan kullanmışlar. Görüyorsun ya, bir beton yığını hâline gelen ve metropol iyice soğuk bir imaja bürünen şu “kent” bile özlediğine, sevdiğine kavuşuyor. O’nun bile hasreti sona eriyor, belki bütün kederleri sona erecek. Evet, elbette ki başka sorunları da olacak; su gibi, hava kirliliği gibi, çevre sorunu gibi, trafik keşmekeşi gibi, ‘yol’suzluk gibi, vs… Ama hiçbiri artık onu kederlendirmeyecek, hiçbiri en ufak bir inkıraza, inkisara yol açmayacak. İntizarı nihayet bulacak. Nereden mi biliyorum? Kendimden.
Söz İstanbul’dan ve Lale’de açılmışken sana onlara (yani birlikteliklerine) dair bildiklerimi yazmak isterdim; bir zamanlar lâlenin vatanının Dersaadet olduğunu, Lalelerin, Selçuklularla Asya’dan Anadolu’ya, Osmanlılarla İstanbul’a taşındığını, fethedilen topraklara da dikilen lalelerin görüldüğü yerde Türk medeniyetinin simgesi olduğunu, 3 bini aşkın Osmanlı fermanı bu figürle başladığını, kimi zamanlar bir lâle tohumunun fiyatının bin altına kadar çıktığını, bin beş yüzü aşkın lâle çeşidi bulunduğunu, Hollanda’da şimdi ise melezleme yoluyla beş bin beş yüz çeşit olduğunu, Lâle devri isminin Köprülü tarafından verildiğini, vs. En azından maalesef ki şimdi yabancı isimle anılan ve daha çok renklerini belirten türlerin isimlerini saymakla yetineyim: Cassini (kırmızı), golden apedoom (sarı), inzell (eflatun), grander (tam kırmızı), orange cassini (portakal), blood (açık kırmızı), negrita (beyaz kırmızı), whilet marvel (tam beyaz), Barcelona (beyaz kırmızı), ille de france (kırmızı), rosario (kırmızı), frand (sarı kırmızı), Nellis (eflatun)… Sana hangisiyle hitap edeyim, bilmiyorum. Negrita’m!
Bahçede resim çektim demiştim, sana hâlimi en güzel tasvîr edeni gönderiyorum. Affet!

Aşk Denizinde Her Gün

Yarın imtihan günü… Birkaç günlük çalışmanın neticesi bakalım nasıl olacak? Sen neler yapmaktasın, ne ile uğraşıyorsun? Okuyor musun, çalışıyor musun? Evlendin mi yoksa? Allah korusun!
Yangın yerine döner yüreğim
Bu kadar mı kördür gözlerin
Funda Arar’ın bu şarkısı halimi anlatıyor sanki, daha doğrusu benim değil, benden ayrı bir şahsiyet kazanmış kalbimin durumunu…
Yangın dedim, sana kadar kokusu geldi mi bilmiyorum ama, aklıma Beşir Ayvazoğlu’nun Şehir Fotoğrafları (Ötüken) kitabındaki İstanbul’un büyük yangınlarını konu alan yazısı “Ateş Denizinde Üç Gün” geldi. Sana birkaç cümle aktarayım mı?
“Âdeta her an tutuşmaya hazır çalıçırpı üzerinde oturan İstanbul, kısa aralıklarla çıkan yangınlarda bir baştan bir başa kül yığınına dönüşür ve sonra bu kül yığınından yepyeni bir İstanbul doğardı.”
Daha birçok bilgiye burada tesadüf edebilirsin:
Bilinen ilk büyük Cibali yangınının 2 Eylül 1633′te bir kalafatçının ahmakça dikkatsizliği yüzünden çıktığını…
IV. Murad Hân’ın, eskilerin ‘Büyük Fitne’ dedikleri dönemi koyduğu ağır yasaklamalara bu yangını bahane ettiğini…
İkinci büyük yangının, atmış yıl sonra (1693)Cibali yakınında Karanlık Mescit mahallesinde ticaretle uğraşan Ahmed Efendi’nin evinde çıkıp iki bine yakın ev, dükkân, câmi, mescid, medrese, han ve hamamı silip süpürdüğünü…
17 Temmuz 1718′de gece yarısından sonra bir Yahudhâne’de başlayıp yirmi yedi saat devam ettiğini…
6 Temmuz 1756 yangının ise kırk sekiz saate yakın sürdüğünü, Vak’anüvis Vâsıf Efendi’nin, fetihten beri böyle bir yangının ne görülüp ne işitildiğini söylediğini ve Hammer’in sekiz bin kadar binanın kül yığınına dönüştüğünü anlattığını…
1782 ylının yangın yılı olduğunu ve halkın üç ayları oldukça hararetli geçirdiğini…
İstanbul halkının adeta cehennemi yeryüzünde yaşadığını… satırlar arasında okumak mümkün.
Ayrıca 1826′daki Bâbıalî yangınında, ki “Büyük Hocapaşa Yangını” diye bilinmektedir, en büyük ebrû üstadlarımızdan Ayasofya Camii hatibi Hatip Mehmed Efendi’nin, yanmakta olan ebrûlarını kurtarmak için canı pahasına alevlerin içine daldığını ve o vahşî ateş çemberi arasında gözden kaybolduğunu, kelâm-ı sarîh ile söylemek gerekirse sanatını canına tercih ettiğini günümüzün en büyük gelenekçi ebrucularından Alparslan Babaoğlu’nun bir video çekiminden dinlemiştim.
Ben her an yanıyorum, kimsenin aldırış ettiği yok. “Aşk Denizinde Her Gün” başlıklı bir yazı yazılması gerek. Ne yazısı? Cilt cilt, raf raf kitaplar… Kim yazacak ki? Hem yazılsa ne olur ki? Yaşanmadıktan sonra?

Nifak Tohumu

Dün sabah güneşli bir havaydı, güneş tutuldu. Bugün sabah da güneşli bir hava hakimdi bulutların arasında göz kırpan, gök gürledi. sonumuz ne olacak bilmiyorum. Senin oralar nasıl acaba? Yüreğimdeki kadar fırtına kopuyor mu?
Haftasonu sınav var, birkaç günden beri yoğun bir şekilde çalışıyorum. Artık başım ağrıdı, cama yönelip ıslak caddelere bakıyorum: Kasvetli bir gün… İki günde nelşer olmuş haberim yok, okullardaki cinayetler, Diyarbakır’daki anarşi, tepedekilerin atışmaları, aşağıdakilerin tepişmeleri…
Son üçüne bir şey diyeceğim yok, zaten senelerdir bunlara benzer şeyler oluyor, ama düşünebiliyor musun, ufacık çocuklar ellerinde profesyonel silahlarla gelmeye başlamışlar okullara. Eee tabi, çocuklar okumaya gidiyor, eğitilmeye değil ki! “Ağaç yaşken eğilir, adam çocukken eğitilir.” Bizim zamanımızda da kendi aramızda hırlamalar, gürlemeler, küfürleşmeler, sataşmalar, sürtüşmeler, kavgalar, yaralanmalar oluyordu ama doğrusu bıçak çekecek kadar ileriye gittiğimiz olmuyordu. Civar okullarda birbirine bıçak gösteren haylazların olduğunu duyuyorduk ama öldürmeyle sonuçlandığını hiç duymamıştık. İnsan samimî olmasa bile arkadaşını nasıl öldürebilir? Anlamak mümkün değil.
Aşkın kaç çeşidi var, biliyor musun? Şimdi çocuklar sevmeye değil, katletmeye mailler. Bizim çocukluğumzda kardeşliği, birliği sembolize eden voltran vardı, bir oldun mu kimse karşında duramazdı. Artık parçalıyorlar çocuklarımızı, gençlerimizin arasına ilköğretimden başlayarak sistematik bir şekilde nifak tohumları ayıtorlar, ve bu tohum -bin kere lanet olsun ki- kökleşecek, devâsâ bir ağaç olacak, semaya uzanan fasulye hikayesi gibi…
Allah neslimizi muhafazada gayret gösterenlerden eylesin!
Âmîn dedin mi?

Bir Yıldız Kaydı, Bir Cân!

Dün akşam bir yandan sana bir şeyler yazmaya çalışırken, bir yandan da bir iki sene sonra antika değerine ulaşacak olan külüstür telefonumun mesajlar kısmındaki arşiv bölümünün ziyaretçisi oldum. Fakat aşkımızdan genç sayılır. Gerekli gereksiz mesajları doldurmuşum buraya. Çoğunu sildim. Bir tanesi vardı ki kalbimin ilk günkü kadar burulmasına sebep oldu:

“Abi, ananem için yapılacak bir şey yokmuş, yakında ölecekmiş.”
‘Gönderen: Biraderim +90536…….
Gönderildi: 22:59:29 26.11.2004’ [Cuma]

Şirketteydim. Takvim hazırlamakla meşgulken bu acı haberle dünyamın yıkıldığını sandım.
Anneannemin ömrümün yer yer sararmış, yer yer rengi atıp mavileşmiş gri defterinde bıraktığı izleri düşündüm: Bir Anadolu kadını, hatasıyla sevabıyla… Misafirperver. Suskun, sâkin. Gözlerinde sürekli kendini belli eden bir düşünce… İki büklüm, kısa boylu, tonton biri. Daima kınalı saçlarının bazı yerlerinden aklar isyanda geçip giden yıllara. Bir Anadolu kadını işte, nasılsa öyle…
Sırtıma dağları yüklemişler de beni onları taşımaya mecbur etmişler gibi bir ağırlık çöktü üstüme. Sarsıla sarsıla ağlayası geldi fakat kendimi toplamam uzun sürmedi. Beni sabırsızlıkla bekleyen işime koyuldum. Aklım sürekli evde… O gece sabahladım, ben bitmiştim de iş bitmemişti. Aslında artık bıkmıştı vücudum, Çarşamba da gecelemiştim. Ertesi gün akşamüzeri Yarı aralık, uykulu gözlerimle evin yolunu tuttum. Yarım saat o halde yürüdüm, eve vardım. Kapıyı kardeşim açtı. Yıkılmış. Ben kapıdan içeri girer girmez, her zaman yaptığı gibi kapının arkasına saklanan iki buçuk yaşındaki yeğenim Yeliz, bacaklarıma dolandı. Demek ablam da gelmiş. Yeliz ortalıkta koşuşturuyor, zıplıyor, eğleniyordu. Az sonra yorulacak, kendisiyle ilgilenmeyen büyüklerine darılacak, bir köşeye kıvrılmak zorunda kalacaktı.
Hemen salona gittim. Salonumuz geniş. Soba da bu odada… Anneannem, bu yaşlı kadın, kendisi için hazırladığımız yatakta yatıyor. Solmuş, çökmüş. Dünyayla ilgisini kesmiş; ara sıra açılan gözler, anlamsız mırıltılar, zorla alınan hırıltılı nefesler. Dedem başucunda. Yarım asrı geçkin hayat arkadaşının yanı başında. Oldukça üzüntülü görünüyor ama kuvvetli, sağlam, metin bir duruşu var. Sokağın sonundaki evde oturan komşumuz Aynur Teyze Kur’an okuyor. Annem ağlamakta, hüngür hüngür ağlıyor. Çok fazla geçmeden Aynur Teyze, mushafı kapatıp anneme sesleniyor: “Kızım, kendine gel, ölüyor!”. Annem şaşkın, dedem durgun, ablam şapşal, kardeşim sersem. Ben hepsinin karışımı bir duygu yumağı içinde mahpus… Birkaç dakika sonra gelmiş olsam, anneannemin bu son anlarına yetişemeyeceğim.
Aynur Teyze, annemi kollarından tutup sarsıyor; “Kızım, aklını başına al!” En son anneannemin vücudunun kasıldığını görüyorum, sık sık gözlerim kararıyor. Ya rahat nefes alsın diye ya da dili boğazına kaçmasın diye, iki kadın, başının altına yastık takviye edip, boğazını yükseltiyorlar. Ablam hiçbir işe karışamıyor, kafayı sıyırmış gibi, bön bön bakıyor. Yaşlı kadının ağzından kurtulan kusmuğa benzer koyu, beyaz bir sıvı çenesinden aşağıya iniyor. Ve bu sıvıyla çıkan son bir nefes… Bir nefesle gelen ölüm. Dedem, me’zun olmadan kahve gözlerinden süzülen iki damla yaşı sildi. Annem hıçkırıklarını tutamıyor artık, yürek parçalayan bir haykırış: “Annem!”. O kadar, gerisi sessizce gözyaşı akıtma. Ablam hâlâ şokta… Kendimi tutamayacağım, içeriye, odama koşuyorum. Yatağa uzanıp salıverdim pınarlarımı. Şırıl şırıl aktı. Yastığım deryâya dönmüş, uyuyakalmışım. O kadar yorgunluğun üzerine bu üzüntü fazla geldi bedenime.
Biraderin, hızlıca sallayarak “abi, kalksana” sözüyle uyandım. Bayıldı zannetmiş. Anneannemi benim odaya taşıdık. Annem üzerine çarşaf örttü. Karnına bıçak koydu. Sonra eşe dosta, yakın akrabalara haber veriş, gelenleri karşılayış, taziyeleri kabul… Annemin kardeşleri arasındaki buzlar çözüldü o gece, hepsiyle teker teker kucaklaştı. Soğuk bir ölümle gelen sıcaklık… Kadınlar mevtânın yanında, erkekler salonda. Bir uğultu. Yasin okuma vazifesi bana düşüyor. Dedem o zamana kadar kendini tutmuş, fakat benim kendinden mahzun sesimi işitirken giryelerine hâkim olamadı. Fakat mağrur halinden taviz vermeden…
Araba ayarlanmış, büyük bir otobüs, fakat gelenleri ancak alır. Cenazeyi aşağıya taşıyoruz. Dedem de yardım edecek oluyor ve amcamın, rüzgârın ıslak suratlara çarpması gibi, ikazı:
- “Amca, can gitti, nikâh bitti.”
İşte o an dedemin metanetinden eser kalmadığını, mecâlinin, tâkâtinin tükendiğini hissettim.
Aşağıya indiğimizde amcam bu sefer bana seslendi:
- “….! Duaya başla da milleti bekletmeyelim, haydi geç öne!”
İlk defa bir cenaze yolladım. Bütün sokak camda, dillerde aynı kelimeler:
- “Amin!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
Bir yıldız daha kaydı hayatımdan, bir yıldız, bir cân!

Sinan – Nereden Nereye?

Kırmızı bir İ.E.T.T.’nin camına başımı dayayıp, gözlerimin önünden akıp giden, seninle geçirdiğim (hayalî de olsa) dakikaları, saniyeleri seyrediyorum, bir yandan da hâric-i mekânı… Kafamın içinde havada uçuşan toz zerrecikleri kadar, belki de daha fazla, bir düşünce kervanı geçiyor. Birbiriyle alakalı, alakasız, sahipsiz kalmış bir sürü… Genelde şu husus üzerinde kesifleşti cümleler:
Yollar, yollar, yollar… Hayatımızda bu kadar uzun ve uzun süre bir yer kaplayan başka hiçbir şey yok. Yolları güzelliğin kucağına iten nedir? Ağaçlar ve güzel yapılar değil mi?
Biri en büyük nimetlerden gözümüz sayesinde nimetlerin en sevimlisi, en huzur vereni oluveriyor; Yeşil yaprakların damarlarında insanların alın çizgileri mi saklı acaba diye epey düşünmüşümdür? Ya da parmak izi gibi yaprakların üzerlerindeki beyaz şeritler de birbirlerinden farklı mıdır?
Öbürü yine nimetlerin en büyüğünde akıl sayesinde gönle hitap eder. Büyük, gösterişli ya da gösterişsiz muhteşem bir abide karşısında tüylerim ürperir bazen. İçinden hiç çıkmak istemem. Herhâlde sen de benimle aynı fikirdesindir?
Böyle sürüp giden fikir sergüzeştinde aklıma bir nokta takıldı? Acaba niçin zamâne yârân-ı mimârânımız bir Sinan’ın tırnağı olma şeref ve gururuna erişemiyorlar? Kabahat kimin? Elbette neslimiz bir kültür inkırazının ortasında bulmuş kendini, okumuşsundur muhakkak, 70 sene öncesinin aydınları Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kalmıştı, biz de Avrupa ile Türkiye haritasında kaybolmak üzereyiz. Neredeyiz? İki kuşak da Doğu’nun muhafazakârlığı ile Batı’nın terakkîsiyle hercümerç oldu. İki medeniyet arasında sıkışmış hayatlar… Bu geçiş devrelerinde yeni bir şeyler üretemezsen çektiğin sıkıntılar, yaşadığınız bocalayışlar, kapıldığınız buhranlar yanına kâr kalıyor. Bir nevi enayilik etmiş oluyorsun. Bizim de öyle oldu.
Kabahat kimin demiştim, kudemâda da hata büyük. Ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran (cihandaki mimarların ve devrindeki mühendislerin başı, en iyisi) Mimar Sinan keşke iki eser daha yapmayıverseydi de bunun yerine tecrübelerini aktarsaydı kağıda. Yani nesilden nesile ebediyete uzanacak bilgi taşıyıcısına. Sanatları belli başlı bir rehber elbette, fakat eserlerindeki akustik nizamının, sağlamlığının, estetik unsurunun hâlâ çözülememiş olması esef verici bir durum. Düşünmemiş olacağına imkân veremem. Ya kendi ilmini vermek istemeyen bir kıskançlık, ya büyük ve affedilmez bir gaflet ya da kendinden sonrakilerin ilgisizliği… Üçüncü şıkkı kalfalarından Sedefkâr Mehmed Ağa geçersiz kılıyor. Üstelik hâl böyleyken o koca mimarın, asırların eskitemediği fikirlerinin sahibi o yüce şahsın “yazma nüshalarda ‘mûr-u nâtüvân’ (güçsüz karınca), imzasında ‘El-fakir Sinan Sermimaran-ı Hassa’; beyzi mührünün ortasındaki imzasında ‘El-fakîru’l-hakîr Sinan’; kenarında ise:
‘Sermimaran-ı hassa müstemend
Bende-i miskin kemine dermend’
(Fakîr, aciz hassa sermimaranı / Dertli, değersiz miskîn bendeleri)
yazacak kadar tevâzu numunesi bir insanın ilim hasedinde bulunacağına da inanasım gelmiyor. Gâfil insanın elinden böylesine azametli câmiler çıkar mı? Çürük bir kalbin sahibine öylesine asırlara meydan okuyan köprüler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar yapmak nasip olur mu? Bilmiyorum. Allah bilinmezleri bilendir, sebebini çözemedim. Senin de aklına bir şeyler gelirse yazarsın, olur mu?

Gündeliklere Dair

İç ferahlatıcı bir bahar sabahı… Gece geç yatmış olsam da çoktandır hasret kaldığım tertemiz hava uykumu kaçırmakta. Güzellik serâser bütün mahlukatı çerçevelemiş. Gözler aydınlık, huzur veren bu bahar sabahını görmekle mest, kulaklar cıvıl cıvıl ötüşen ve senin için besteler yapan çeşit çeşit kuşları dinlemekle mahzûz, vücûdum bu hoşluk içerisinde bulunmaktan memnun…
Fakat yine aynı can sıkıcı serencâm: Durakta bir müddet aynı şahıslarla bekleyiş, otobüste bir saati aşan bir yolculuk, uyunuyorsa eğer son durakta uyanış, kısa süren bir mahmurluk, beş dakika kadar bir balka otobüs durağına yürüyüş, tekrar kalabalık bir otobüse binip çeyrek saat seyahat, inilmesi gereken yerde inilip bir çeyrek saat kadar daha yürümek… İşler, uğraşlar, çalışma hayatına saklanmış bir sürü teferruat… Akşamleyin, sabahki koşuşturmanın tersinden başlayan bir ömür törpüsü daha… Ömrümüz yollarda geçiyor. Bu monotonluğa karşı tek ilaç var; farklılık. Farklı sevinçler, değişik acılar. Evet, acılar da birbirinin aynı olsa hayatımız tam bir kâbus olurdu muhakkak. Bunlara ilaveten farklı düşünceler, -sık olmasa da- farklı kişiler.
Bütün bu zaman diliminde ve artı olarak geceleri seni düşünmek benim en başta gelen vazifem. Sen benim sebeb-i hayatımsın, yani bu eziyetler yumağına katlanma nedenim. İyi ki varsın, varlığında eridim, iyi ki var olan sensin! Varlığım!

Bir Harabeydi Gönül

Bir harabeydi gönül, pis yarasaların uğrak mekânıydı önceleri… Köşelerine sinmiş lağım kokusunu teneffüs ederek yaşadım yıllarca, çamur ve pislik içinde. Bataklıkta çiçek yetişmez, gülüm.
Sen geldin, bir bahar güneşi gibi cıvıl cıvıl, bir bahar günü gibi taze taze, bir bahar akşamı gibi serin serin bir hayat sundun, sen geldin. Fersûdeydi gönül, âsûde oldu, vîrâneydi, şâhâne oldu. Sihirli ellerinle daha değmeden balkabağını bir arabaya çevirir gibi devleştirdin kalbimi, dev sevdalar ancak dev yüreklerde yaşar diye.
Mis kokan saçlarını henüz koklayamasam da biliyorum ki bir demet gülden daha ıtırlı, bir demet lâleden daha güzel. Sümbüller kaçışır bir yerlere utançlarından, menekşeler kıskançlıklarından intihar etmek isterler, papatyalar senin yanında acuze bir falcı gibi kalıyor. Bütün çiçek bahçeleri tarumar olur sen istesen de istemesen de. Güzelliğin dillere destan, destanlara mevzu… Ne Mecnun, ne Ferhat, ne Kerem, ne Kamber, ne Tahir… hepsi de birer yalancı, dedim ya destanlarda kaldılar, yalnızca efsanelerde anıldılar. Efsaneler ölmez ama efsaneleri olanlar ölenlerdir, benimse aşkım hiç ölmeyecek, sevgilim.

Bezm-i Elestte sevdim, ey sevgili seni ben

Her attığım bakışımda sen varsın, yapraklarda, ağaçlarda, kuşların süzülüşlerinde, böceklerin ötüşlerinde, hatta gece vakti kurbağaların serenatta bulunmalarında bile. Gecemsin, gündüzümsün, yıldızım, bulutum. Sevgisiz yürekler bir et parçasından ibaret, ona haysiyet kazandıran aşkmış, anladım.
Bir harabeydi gönül, önceleri…

Al, Gönlüm Senindir!

“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni !”
Hayat gibi aşkın da çetin bir imtihan. Bu zorlu sınavı geçmek her babayiğidin, daha doğrusu her aşığın harcı değil. Zaten herkes de aşık değil. Her aşık olan da bir Mecnun, bir Ferhat, bir Kerem, bir Kamber olamaz. Mecnun ben olamaz, Ferhat ben olamaz. Leyla sen olamaz, Şirin sen olamaz. Aslı’nın güzelliğinin aslı yoktur, sahteleşir indinde, Arzu ucubeleşir, çirkinleşir.
“O ağaca yaklaşmayın” demişti Rabbim, Adem karşı geldi bu emre, sevdasından. Cennet bahçesinden kovulmayı, dünyaya sürgün edilmeyi kabul etmiş oldu. Ve… Ayrı kaldı yıllarca Havva’sından. Havva’m! Bilseydi araya gurbetin gireceğini, tadar mıydı memnu meyveyi Adem? Belki.
Gönlümü eşiğine bırakmıştım, ne yaptın? İster paspas yap, ister bir köşeye kaldır ya da fırlat. Ama yeter ki bas, dokun. Seni görsün yeter. Sensizlikle sınama, sınavının neticesini göremeden ölür, dayanamaz.
Şimşekler yağdır üstüne istersen, yıldırımlara tut, ayağına taş bağlayıp derin okyanuslara sal, bir uçurumun kenarından bırak dipsiz karanlıklara. Ama bir kez olsun dokun, boğmak için bile olsa.
Al, gönlüm senindir, senin için atar, ismini sayıklar ve ancak böylece yaşar.
Al, gönlüm senindir, ne yaparsan yap!

Hayatım, Güzelim, Sevdiğim, Canım!

Hayatım!
Dün gece yine uykuyla boğuştum, gözüme girmek istiyor, bense seni düşünmek istiyorum sürekli. Gece gündüz. Ayrılık ateşiyle kavrulan yüreğimin uykuya değil, sana ihtiyacı var. Bu daha ne kadar sürecek böyle, bilmiyorum. Nereye baksam seni tahayyül ediyorum, zihnimde beliren letafetin bütün dünyaya mana kazandırmış. Anlamsızlıktan kurtarmış, hiçlikten. Bir tebessüm kadar sıcak güneş, bir pamuk kadar yumuşak bulutlar, gök bir umut kadar mavi… Denizler senin aşkınla coşkun, geceler senden ayrı kaldığı için siyah, dağlar ümitlerini kestiği için ölü, taştan. Hava bir başka temiz seninle, bütün nimetler bir başka tatlı.
Güzelim!
Bestelenmemiş şarkımsın, söylenmemiş türküm, en acılı ağıtımsın, en yüce destanım. Gözyaşlarım sensiz akıyor, kıskanmıyor musun? Istırabımın sonu olmayacak mı, yoksa? İstersen bir ömür cehennemi yaşarım, dikenli yollarda yalınayak gezerim, dipsiz kuyularda parçalarım bedenimi. Nadim de olmam merak etme, yeter ki bir söz söyle. Gözlerine bir yabancının gölgesi değerse kudururum hasedimden. Benim sensiz bir rüyam yok, senin varsa unut hepsini, yo et hafızandan. Rüyam! Feryatlarım asumanı deldi de sana ulaşmadı mı hâlâ? Kirpiklerimde ıslatıp, dudaklarımda kuruttuğum gözyaşım!
Sevdiğim!
Bir kelebek gibi heyecanlı yüreğim, vuslat arzusuyla kanat çırpıyor başıboş. Tek çiçeğim sensin. Seni arıyor köy köy, şehir şehir, diyar diyar. Şu bir günlük ömründe seni göremeden ölmesi… Ne büyük acı, ne elîm bir hadise. Günahım seni sevmekse eğer, gururluyum bu günahı işlemekten. Bin yıl yanmaya razıyım alevler içinde. İsterse bütün dünya suratıma tükürsün, gam değil, yine de sevmekten tövbe etmem. Derimi yüzsünler isterlerse.
Canım!

Yarın’ım…

Güneş yine battı, yine karanlıklara hapsoldu dünya, benim gibi, kalbim gibi… Birkaç seneden beri doğacaksın diye bekliyorum, doğmayacak mısın? Ya güneş de tekrar göstermezse şafakta sıcak yüzünü? Sen olmadıktan sonra, sen doğmadıktan sonra güneş bir daha ortalarda görünmese de olur. Her şeye alışıyor da insan, sensizliğe aslâ! Kuyruğunu kaptırmış bir it gibi dolanıyorum ortalıkta; sessiz, uyuz, korkak, pısırık. Artık dünyadan hiçbir beklentim yok, kendim için yaşamıyorum, seni düşünebilmek için çekiyorum havayı içime. Senin verdiğin nefes nasıl olsa. Kuytu bir köşeye çekilip, ömrüm nihayete erinceye dek seninle beraber olamak isterdim. Seninle, yani hayalinle. Deniz mavisi gözlerin, simsiyah örgülü saçların, bembeyaz tenin… Her şey bir kelimeye bakıyordu aslında, eşeklik benim. Bir davetkâr bakışa çok arzu ettiği halde cevap vermemek herhalde sadece bana has bir ahmaklıktı. Hayatım boyunca çekeceğim belki tek vicdan azabım, bu. Yüreğimi yakmanı istiyorum, kavurmanı. Belki ancak o zaman bu azaba dayanabilirim. Alegorik aşkın şahikalarında dolaşıyorum. Şimdi benden habersizce yaşamaktasın bir köşelerde. Böylece tutuştuğumu bilmiyorsun. Nereden bileceksin ki? Ah, şu aptallığım!
Güneş yine doğdu işte, fakat hâlâ sen yoksun. Demek ki cefam çok daha, çekeceğim çile çok. Senin için ölürüm ben, bir de yüzünü bir kez daha görebilsem. Belki yine tek kelime edemem karşında heyecandan, ama… Olsun, yine de bir defacık duyabilsem sesini. Gülüşünü özledim, yürüyüşünü özledim, bakışlarını özledim. Seninle aynı sınıfta geçirdiğim bir yılın her karesini, denizden çıkarılmış bir inci tanesi gibi saklıyorum hafızamda. Yaşamım deniz, senin olduğun vakitler incilerim. Yıldırım gibi çarpan aşkın öldürmedi beni, yolumu aydınlattı. Sevdiğim, dünüm, bugünüm, yarınım, Yarın’ım…

Nakş-i Rûy-i Mâ…

Nakş-i rûy-i mâ…
Su yüzüne nakış işlemek, ebrû. Renkleri kitre ya da deniz kadayıfı ile kıvam kazandırılmış suyun nazik bünyesinde yüzdürmek, biz ve tarak ile şekillendirmek, emici özelliği bulunan yani farklı olanı tahammül edebilen bir kağıt ile vuslatını sağlamaktır, doğduğu yerden ayırıp. Suyu hasrete gark etmektir. Su yüzüne nakış işlemek, ebrû.
Sabır işi, ebrû. Önce sabrın acı meyvesini tatmak, kötü kokan öde alışmak, kötü ile aynı ortamda bulunabilmek, katlanmaza katlanmak, yapılmazı yapmaktır. Kısacık zaman içine sığan binlerce saniye, binlerce dakika gibi olur başlarken. O kısacık zaman daha da kısa bir zaman gibi görünür bittiğinde nakış, rüzgar gibi geçmiştir. Bir çiçek yaparken merhaleleri atlamak gerekmektedir. Yanlış bir dokunuş, telafi edilmez neticelere gebedir ve tekrar başlamak gerekir. Sabır işidir, ebrû.
Tevekkül işidir, ebrû. Vahdetin bir işareti vardır ebrûda, bir kere yapılabilmesinden ötürü… Geleneksel olarak kullanılan toprak boyaları suya attığınızda, elden gelen yapıldıktan sonra büyük bir merakla ve hararetle beklenilen su üstüne düşmüş bulutların şekli evvelden çözümü olmayan ‘çok bilinmeyenli bir denklem’dir. Onun için yalvarıştır ve yakarıştır bilinmezi bilene, duâdır ve niyâzdır “Âlim’ül-Gayb”a… Tevekkül işidir, ebrû.
Bir gönül işidir, ebrû. Gözden kalbe giden yolun esrarında gizli bir hazinedir, zihni temizler ebrunun suyu renk cümbüşünü yanına alarak, alev kırmızısıyla, yaprak yeşiliyle, gök mavisiyle,
köpük neftiyle, is karasıyla, lahor laciverdiyle, bulut beyazıyla, hüzün sarısıyla, parlament mavisiyle bambaşka ve çeşit çeşit duygular hissettirir, renk renk ilhamlara sürükler gönülleri… Bir gönül işidir, ebrû.

Kararsın Dünya!

-Bugün benim günüm, güneş tutuldu ve gündüz geceye döndü!-
Eğer ömrüm nihayet bulana dek ben hep azaplar içinde kıvranacaksam,
Seni görebilme, sesini duyabilme, saçlarını koklayabilme imkânım olmayacaksa aslâ,
Gecelerim, gündüzüm olacaksa sermedî,
Ruhum gün ışığından kaçacaksa bir yarasa gibi,
Kendi kendine dövünecekse haberin olmadan,
Mavi gözlerinde susuzluğunu dindirme hasretiyle tutuşacaksa,
Kelimelerim birer ateş olup yakacaksa dilimden dîlime kadar bütün bedenimi,
Yaşamak ölümden zor gelmeye başlayacaksa,
Son nefesi vermeye can atacaksam,
Yüreğim vuslat vaktine erişir de, kaldıramayacaksa sana kavuşmanın sevincini,
Ebrûlî hayaller kuramayacaksam hiç içinde senin olduğun,
Bir bardak çayın sıcaklığını hissedemeyeceksem, bir bardak soğuk suyun lezzetine varamayacaksam sevdâlandığımdan ve bir işe yaramayacaksa derde dert katmaktan gayrı,
Dermanım zehir, takatim sensizlik olacaksa eğer,
Göz pınarlarım kuruyacaksa ve ben ağlayamayacaksam nefsi teskin etmek için,
Gözlüklerimin gözümde olmadığı bir vakit geçeceksen yanımdan,
Ve ben yine mahrum olacaksam o ebedî saadetten,
Ya da bir yanardağ gibi patlayıp alev saçan gönlümdeki aşkın sönecekse bir gün,
Bırak,
Kararsın dünya!