Nar

Siyah saçlarınla tutundum ömre,
Râm olurum vereceğin her emre.
Ne toprağa düşmüş ne suya cemre;
Kalbe düştüğünden beri yanarım.

Nasıl desem bilmem, nasıl anlatsam,
Seni sevdiğimi kime söyletsem?
Gelir misin yeri göğü inletsem,
Depreşince eğer bu yaralarım?

Gönlüm bin parçaya bölünmüş bir nar,
Her bir parçasında senin ismin var.
Gel, üzme ne olur beni bu kadar,
Yavaş yavaş son bulmakta bahârım.

Kıskanır dalgalar gök gözlerini,
Çatlar hasedinden güzelliğini.
Bir karar ver, işte, çağırır beni
Sevdiğim gün şu kazılmış mezarım.

Beş Farklı Dünya

Beş farklı dünya var
Aynı evin içinde kurulan…

Saçları ağarmış babamın
Fark etmemişim.
Ömür boyunca çalışmanın
Kemiklerini çatırdatmasını duymamışım.
Omuzlamış bir dağ gibi hayatın yükünü,
Çekmiş her derdin büyüğünü, küçüğünü,
Söylemeden saklamış sinesine.
Saçları ağarmış babamın
Fark etmemişim.

Gözlerinin akının gittiğini annemin
Görmemişim.
Elinde çelik tığıyla ve yazma oyasıyla
Dilinden düşürmediği duasıyla
Elinden düşürmediği tesbihine sarılır
Ve kendinden çıkanlar için hıçkırır.
Ağlamaktan mı oyadan mı bilmem fakat
Gözlerinin akının gittiğini annemin
Görmemişim.

Sırlarını nakışlara söylediğini ablamın
Bilmemişim.
Kara yağız bir ata binmiş nasibini beklerken
Hayal aleminde sırça köşklerde gezinmiş.
Bacası sevgiyle tüten içi sıcacık iki göz bir ev
Ve iki melek yavrudan başka bir şey
İstemezmiş Mevlâ’sından.
Sırlarını nakışlara söylediğini ablamın
Bilmemişim.

Sigaraya başladığını kardeşimin
Anlamamışım.
Üniversitede kavgalara giriştiği gün
Yenilmiş imtihanına karşı okumanın.
Ekmeğine sarılacağı yerde bir an evvel
Ekmek bıçağını tutmuş elleri;
Hâlâ esmekte başında kavak yelleri.
Sigaraya başladığını kardeşimin
Anlamamışım.

Fark etmeden, görmeden, bilmeden, anlamadan ben
Sevdanın dipsiz kuyusuna düşmüşüm.
Göğüs kafesimde çırpınan kuşun kanat seslerini
Bir çağrı zannetmişim mâverâdan,
Â’râf’ta sıkışıp kalmışım.
Gül yüzlü çocukların gözyaşlarında kaybolmuşum.
Gün doğmak üzereyken Sarıfasıl yollarına
Fark etmeden, görmeden, bilmeden, anlamadan ben
Sevdanın dipsiz kuyusuna düşmüşüm.

Aynı evin içinde kurulan
Beş farklı dünya var…

Fenâ

Hangi gün gördüm ki son bulmayıp akşâm olmamış,
Hangi gül gördüm ki açmış da nihâyet solmamış?
Bu cihânın tek değişmez kâidesiymiş ölüm;
Hangi can gördüm ki  bir gün melekü’l-mevt almamış?

Geçecek

Onbir sene geçmiş, daha kaç yıl geçecek,
Kaç yıl daha böyle zamana âtıl geçecek?
Ey falcı ne söyler sana el-kahve falı,
Bir bak, gelecek, sevgide nasıl geçecek?

Zan

Çok darbe yedim gönlüme aşkından usandım,
Esrârını söyler diye Hak, kaç kere yandım.
Sevdâ denilen his yine yer buldu gönülde,
Hâlbuki nihayet bitecek dertleri sandım.

Yeşilde Esrâr Mavide Huzûr

Haliç’in kıyısında, Eyüp’ün yamacında,
Mavi ile yeşilin ortasında kaldığım
Cinnete kapıldığım tefekkür ağacında
Cennet râyihâsıydı kokusunu aldığım.

İster istemez dalar gözüm serviliklere,
İçersinde kim bilir kimleri saklar kubûr?
İster istemez kayar gönlüm maviliklere,
Yükselen dalgaların içinde midir huzûr?

Vazgeçilmez

Uzun bir gurbetten dönmekteydim ben,
İstanbul karşımda kucak açmıştı.
Hüznü atmamışken henüz üstümden,
İstanbul yerlere yaprak saçmıştı.

İstanbul… gelmezdim, gelmeyecektim
İnsan değirmeni topraklarına.
Fakat adım atar atmaz vuruldum
Yoluma serdiğin yapraklarına.

Çukur

İki damla gözyaşı dökülse gözlerinden
İçimde tufan kopar ve kudurur bir deniz.
Biz bir elmanın iki yarısıyız, ikimiz;
İniltiler yükselir kalbimin bir yerinden
İki damla gözyaşı dökülse gözlerinden.

Dolaşır parmaklarım saçların arasında,
Ürkütmekten korkarak saçında biten gülü.
İnitmekten korkarak güle meftun bülbülü
Başının derin çukur bırakmış yastığında,
Dolaşır parmaklarım saçların arasında.

Med – Cezir

Hasretin derin izler açmış gönül hânemde,
Sende eşsiz bir gülüş, bende ıslanmış göz var.
Aşkla çentik attığın şu yaralı sînemde,
Mahkeme-i kübrâya saklanmış bir çift söz var.

Ruhumun çöllerinde yalınayak dolaşsan,
Duysam billur sesini tenimde ürpererek…
Ceylan gibi sekerek yüce dağları aşsan,
Can verse yüreğimde şu zehirli ergenek…

Karşıma geçip gülsen, yanıp tutuşur kalbim,
Titrek bir mum alevi gibi heyecanlanır.
Düşen yapraklarına ağlayan dal gibiyim,
Mâzimde kalmış ölü hâtırâlar canlanır.

Biliyorum, eskisi gibi olmaz hiçbir şey,
Geçen zamanlar artık geri gelmeyecektir.
Çoktan rast makamından çalmaya başladı ney;
Ben vazgeçtim sevmekten, o sevmeyecektir.

Dönüş Yolunda

Zaman, bir sevgiliye varan yollarda erir,
Bir su gibi, yollarda, damla damla tükenir.
Sende bırakmış idim ayrılırken kalbimi,
Sende bırakmış idim bütün istikbâlimi…
Ve dönnüyorum sana işte ey güzel şehir!

Kaç mevsim tutuşturdum gurbetin ocağında?
Kaç kışın ayazında, kaç yazın sıcağında
Derdinin sancısıyla hastalandım, kan kustum,
Erişirim diyerek yuttum kanımı, sustum
Bana da sine açar diyerek kucağında.

Sevdiklerim sendedir, sevmediklerim sende.
Yemyeşil parmaklıklı, masmavi kafesinde
Çıtımı çıkarmadan bir köşeye sinerim.
Dönüyorum, bana da yer ver ey güzel şehrim,
Dönüyorum, ruhumu yakmak için nefsinde!

Ben, Eski Ben Değilim

Ben yoksam hayalinde canımdan çok sevdiğim,
Soluduğum hasretin ateşi yaksın seni!
Mecnunca sevdim seni, daha da seveceğim;
İstemiyorum fakat artık bana gülümsemeni.

Kendisiyle baş başa kalmış mahzun bir derviş
Nasıl soyutlanırsa şu yalancı dünyadan,
Bana bir kere bile bir tebessüm vermemiş
Aşkından kaçacağım hiç haberin olmadan.

Sanacaksın ki, “senin için atan bir kalp var
Yüce dağlar ardında ve sensiz yaşayamaz!”
Sanma ki şimdi Eyüp sabırlıdır aşıklar,
Sanma ki karda gezer gelmek üzereyken yaz.

İkindi güneşinin akşama koşmasından
İbret alamıyorsan yazık sana sevgilim!
Yanımızdan su gibi akıp giderken zaman
İyice bil ki artık ben eski ben değilim!

Bir Bahar Günü

Şehrin iğreti kaldırımlarında
Ellerim cebimde dolanıyorum.
Üstüme üstüme geliyor evler,
İçim sıkılıyor, bunalıyorum.
Ben sadece, bir damlacık huzur arıyorum
Şehrin düzensiz kaldırımlarında…

İçimden eve kapanmak gelmiyor,
Beni kollarına çağırıyor bana,
Evde tavanlar üzerime çöküyor.
Çoktandır yeşile hasretim;
Yeşile, kırmızıya, pembeye, maviye…
İçimden evde durmak gelmiyor.

Oysa çiçek yağmıştır şimdi
Memleketimin dağ yamaçlarına.
Dereler coşkuyla akmaktadır
Mahpushaneden kaçan mahkum gibi.
Senin de çiy düştü mü saçlarına?
Belki de çiçek yağmıştır şimdi.

Yemin

Birdenbire sevdim seni güzelim,
Görür görmez, ilk bakışta… Oysa ben
Artık sevmemeye yemin etmiştim.
Nasıl durabilir insan sevmeden?

O akşam gözlerin güneşçesine
Karanlık dünyama doğuvermişti.
O akşam tabiat gözüm önüne
Tüm güzelliğini serivermişti.

Aradan nasıl da geçti onca gün,
Nasıl sabretmişim böyle gurbete?
Bu yaz ortasında olursa düğün
Veda edeceğiz mel’un hasrete.

Birdenbire sevdim seni güzelim,
Görür görmez, ilk bakışta… Oysa ben…
Ve bir ömür boyu -yemin ederim-
Usanmayacağım seni sevmekten.

İş’te Gurbet

Tatlı bir busesiyle uyanırım seherde
Bir kuş yuvası kadar hoş gamzeli hanımın.
Gömülürüm yastığa hepten, kalkacak yerde;
Evden çıkmak istemem, keyfi olmaz canımın.

Sabahları güneşe göz kırpar ve düşerim
Nihayeti gurbete uzanan şu yollara.
Yollarda şekillenir duygularım, düşlerim…
Yollarda meydan okur aşık gönlüm yıllara.

On iki saat ayrı kalmak saadetimden,
On iki derin yara açar kısa ayrılık.
Bir yalnızlık sarmalar kalbimi istemeden
Ve parçalar akrebin kuyruğundaki kıymık.

Gözümde tüter evde beni bekleyen karım;
Bir gülüşü dünyamın ışımasına yeter!
Boynuma atlayacak eşikte çocuklarım,
Her akşam iş dönüşü bir hasret daha biter.

Kahr-ı Sabit

Düş yakamdan gurbet,
Bırak peşimi ayrılık;
Bu gönül sizsiz de yaşar!
Ey beşik kertiğim hasret
Nedendir bu yalnızlık,
Nedendir gözümdeki yaşlar?

Niçin bu tufan ey sevda,
Niçin mutluluk uzağımda?

Yollar! Tükenmezsiniz siz, niçin?
Yol gösterin bana ey bulutlar!
Vurmayın sineme dağlar, vurmayın
Yeniden aşık olabilmem için,
Henüz tükenmedenumutlar
Kımıldayın yerinizden, durmayın!

Niçin açmaz oldun ey nazlı gül,
Kim susturdu seni ey bülbül?

Davetiye

Davetiye göndermişsin dün bana,
O beyaz zarf ölüm fermanım oldu.
Dün bir başka gözle baktım cihana,
Aldığım her nefes düşmanım oldu.

Gözlerim her gece ıslanıyorken,
Başk bir koyuna gireceksin sen.
Düşündükçe aklım oynar yerinden,
Bu ten dünden beri zindanım oldu.

Yetişir çektiğim, artık yetişir
Gönül hasretinle ölmek üzredir.
Az önce içtiğim üç yudum zehir
Azrail’im değil, dermanım oldu.

Kapı

Tanıştığımız gün belliydi hıncı,
Saplanırdı yüreğine bir sancı.
Derdi “şimdi neden geldi yabancı?”;
Beni sana zorla bağlardı kapın.

Mercan gibi seni göze sermezdi,
Ne kadar yalvarsam hiç göstermezdi.
Bir aşılmaz dağdı, geçit vermezdi.
Yakardı gönlümü, dağlardı kapın.

O sana yakındı, bense uzaktım;
Fakat temiz sevdasına tuzaktım.
Herhalde en çok ben canını yaktım,
Can bulsa ölmemi sağlardı kapın.

Sezmişti gelinlik giyeceğini,
El atına binip gideceğini.
Ne bilsin böyle seveceğini?
Bilirdim, sessizce ağlardı kapın.

Sakın kızma ona, üzme garibi!
O, içten ve kutlu aşkın sahibi.
Yükseklerden düşen çağlayan gibi,
Ah, bir dile gelse çağlardı kapın.

İfade-i Meram

Siz, beni tanıyanlar, kaç kişiyseniz,
Anlamadınız beni hiçbiriniz.
Cemre düşer âleme, cihan ısınır,
Havaya düştü sanırsınız, toprağa, suya…
Oysa kalbime inmiştir,
Siz habersizsiniz…
Süt liman bir deniz gibi görürsünüz beni,
Sessiz, sakin, bütün kaygılardan uzak zannedersiniz.
Faylar kırılır gönlümde
Volkanlar patlar, lavlar fışkırır;
Siz görmezsiniz.
Kafamın içinde bir değirmen…
Beynimi öğütür yalnızlık suyuyla,
Yokluk gayyasında boğulmak üzereyim,
Aklımı başımdan atmak isterim.
Izdırabımı bir ben bilirim
Bir de Allah bilir.
Siz bilmezsiniz.
Siz, beni tanıyanlar, kaç kişiyseniz,
Anlamadınız beni hiç, biriniz.

Son Arzu

Tutsan avuçlarında gönlümü âfitâb’ım,
Yakmak için değdirsen dudağını, kavursan!
Atsan havaya birden ey biricik mehtâb’ım,
Bin parça etmek için saçlarını savursan!

Bir Ayrılık Gecesi

Sevgilim, senden uzak kaldım, zaman geçmiyor,
Bir dakika içinde bir asır yaşıyorum.
Geceleri yüreğim “çekeceğin çok!” diyor,
Ben rüyalarda bile hep kahır taşıyorum.

Sevgilim, sende buldum kendimi, sende buldum,
Aşkı sende tanıdım, ayrılığı hep sende…
Sende yandım, eridim ve ben sende kayboldum,
Hep seni görür oldum baktığım her desende.

Sevgilim, kaderime yazılmamış isen
Şu andan itibaren bu canımda olayım.
Ne olurdu bir gece çıkıp yanıma gelsen,
Ne olursun güzelim, gel, kurbanın olayım.

Söyle Nargilem

Neden böyle dumanlı başın, söyle nargilem,
Senin de mi kalbini ateşlerde yakan var?
Neden dilinden eksik olmaz ezelden elem,
Seni de mi yâr için yardan yara atan var?

Neden ipince kaldın bir kuru dal misali,
Neden böyle çılgınsın, neden böylesi deli?
Közünden arta kalan daha sıcacık külü
Senden de mi kıskanıp rüzgâra bırakan var?

Şişende su kalmamış, gamla dolusun yine.
Aşktan başka verecek şeyin yok içenine.
Kim pişman etti seni dünyaya geldiğine,
Seni de mi zevk için vefasıza satan var?

Neden böyle dertlisin, söyle nargilem!

Oyuncak

Laf gelmesin diye çektiğim çile
Pişmiş tavuğun başına bile
Gelmemiştir,
Çıkmasın diye kötüye adım .
Çok düşündüm, anlayamadım,
Bu nasıl iştir?

Elini tutmak istesem, tutamam,
Şöyle gönlümce sarılamam:
“Bir gören olacak!”
Demek ki fertler hür değildir,
Cemiyeti eğlendirir
Bir oyuncak.

Unutmak İçin

Bildik hüzünler alır götürür sevdalara,
Şaşkın şakın dururum kıyısında gecenin.
Huzursuz saatlerde yüreğim volta atar,
Hep seni düşünürken unutabilmek için.

Mehtapta

Ben de susardım elbet cüssem sen’ce olsaydı
İçten içe sessizce çalkalanan ey deniz!
Niçin parçalandınız, sizi göğe kim yaydı
Yıldızlar! gündüzleri, söyleyin, nerdesiniz?

Fırtınalar

Ayrılırken elime tutuşturduğun mendil
Gözümden sızan yaşla sırılsıklam oluyor.
Sensiz geçen vakitler neden böylesi bencil?
Sen yanımda yok iken gönlüme kan oluyor.

Kalbimin köşesinde bir hisli türkü çalar;
Dem vurur sevdalardan, gurbetten, ayrılıktan.
Sana gelmek için mi kopar şu fırtınalar?
Sana gelmek için mi sıyrılır yalnızlıktan?

Kavuşmak masallarda oluyormuş sadece,
Mutlu sonlar yalnızca efsanelerde imiş.
Ağlayan gözlerime uyku vermeyen gece
Sabaha erişmeden, gördüm, nasıl geçermiş.

Ayrılırken elime tutuşturduğun mendil
Gözümden sızan yaşla sırılsıklam oluyor
Pencerene vuran yel benden uzakta değil,
Her gece yüreğimde fırtınalar kopuyor.

O Şehir

Neden bilmiyorum,
O şehre gitmek istiyorum.
Sis karışırken karanlıklara,
Uykusu bölünmüş soğuk bir gecede
Seninle can verip şarkılara
Gitmek istiyorum o şehre.
Caddeleri ışıklı değildir belki
İstanbul gibi.
Belki de korku geziniyordur
Kara sokaklarında,
Yapraklar ürkekçe yer arıyorlardır
O şehrin buz gibi kaldırımlarında.
O şehre gitmek istiyorum.
Neden, bilmiyorum.
Sanki bir aydınlık saracak içimi,
Şuh güllerini seyrederken sarhoş bahçelerinin
Hülyalara dalıp gideceğim sanki
Güneşine tutunup o şehrin.
İstasyonlarda terkedilmiş ümitler
Heyecan verir mi artık hatıralara?
Henüz içimdeyken şimdiki vakitler
Daha kavuşmamışken mazî sîgasına
Neden bilmiyorum,
O şehre gitmek istiyorum.

Perişanım

Kalbimin içinde ateş
Ve ateşin içinde ben.
Her sabah yükselen güneş
Bir parçadır yüreğimden.

Şu saçlarıma düşen kar
Senden bahsetmekte bana.
Yağan yağmur, esen rüzgâr
Gönlümü taşıyor sana.

Perişanım, perişanım…
Perişanım gecelerde.
Ben aklımı bırakmışım
Seni bıraktığım yerde.

Sana değildir güzelim
İsyanım mesafeyedir.
Senin ile benim ezelim,
Ebedim senin iledir.

Kalbimin içinde ateş
Ve ateşin içinde ben.
Her sabah yükselen ateş
Bir parçadır yüreğimden.

Alışamadım

Seni rüyamda görürsem
Korkarsın diye karanlıklardan
Işıkları açık bırakıyorum.
Alışamadım yokluğuna senin,
Bir türlü alışamadım.
Nefesim kesiliyor ara sıra
Nabzımda kösler çalınıyor,
Gözlerim yaşarıyor, kalbim sızlıyor…
Yollarda bıraktığım zihnimi
Zaman denen kurt kemiriyor.
Sensizliğin gölegeleri düşüyor aynama,
Görünmez bir el tutup saçlarımdan
Bir duvardan ötekine vuruyor.
Kaya gibi ömrtülüyor yorganlar üzerime,
Yastıklar, senli vakitlerimin sensiz mezartaşları…
Bir hatıra seli boşalıyor rüyalarıma,
Her gece böyle kabuslardayım artık,
Oysa fikrim uyanık, gözüm açık…
Ve birkaç damla sahipsiz gözyaşları
Damlamakta her baktığım yere.
Nereye dönsem ayrılık,
Ne yana haykırsam yalnızlık…
Alışamadım yokluğuna senin,
Bir türlü alışamadım.

Geçtim

Aşkına susadım da erişmek için sana
Çöllerden ovalara sarılıp bir destana
Başları bulutlara değen dağlardan geçtim.
Kimse görmesin diye şu perişan halimi
İnsanın olmadığı kadim çağlardan geçtim.

Kendimi aslanlarla, ceylanlarla bir buldum,
Ölümü göze aldım, ölümlerden kurtuldum.
Kuruşmuş tuzaklardan, çelik ağlardan geçtim.
Yırtıcı bir kartalın pençesine sokuldum,
Bağrında siyah güller açan bağlardan geçtim.

Hatıra Rüzgarları

Bir rüzgâr süzülüyor aralık perdelerden,
Havaya bıraktığın kokunu getiriyor.
Bir bir çıkıp gelirken hatıralar defterden,
Gönlüm ayazda kalmış bir yaprak gibi titriyor.

Nisyanın merhametsiz kucağına düşmüşüm,
Kurtulmak mümkün değil, biliyorum, imkânsız.
Hâlâ dudaklarımda o utangaç öpüşün,
Ve hâlâ hatırımda o gidişin, apansız.

Çâresiz değilim ben, sana muhtaç değilim;
Gerekirse bir kurşun sıkarım yüreğime.
Kurtulur geceleyin sayıklamaktan dilim,
Bir kez ölürüm, her gün bin kez öleceğime.

Seni düşünüyorum nisyanın kucağında
Gönlüm ayazda kalmış yaprak gibi titrerken.
Tutuşur kalbim birden hatıra ocağında
Aralık perdelerden bir rüzgâr süzülürken…

Delilik

Kimliğimi kaybettim,
Hükümsüzdür!
Esirin olmakla hürriyetim
Ölümsüzdür.

Yaşanmış zamanlarım
Geri gelebilseydi,
Yine sana bırakırdım
Baştanbaşa benliğimi.

Kaybettim kimliğimi,
Seni sevdiğim gün.
Avucundaki yüreğimi,
Dikkat et, düşürürsün.

Bir bakarsın vazgeçerim,
Deli gibi sevmekten seni…
Ne zaman k içerim
Ölümün şerbetini.

Hafiften çıldırıyorum
Sen yanımda olmayınca,
Biliyorum saçmalıyorum
Ellerini tutmayınca.

Dedim ya güzelim,
Mevsimlerden güzdür.
Kimliğimi kaybettim,
Hükümsüzdür!

Sorular

Bu sabah güneş doğmak için hazırlanırken
Düşüverdim yollara. Vakit erken mi erken…
Daha kuşlar uykuda, horozlar uyanmamış,
Daha bir evin bile ışıkları yanmamış.
Yalnız ben varım sanki dünyada nefes alan,
Bir de mahmurluğum var geceden arta kalan.
Semada ak bulutlar bilinçsiz dolaşıyor,
Toprakta ayakları caddeleri aşıyor.

Niçin koyuldum yola, bilemiyorum, niçin?
Belki de yüreğimle baş başa kalmak için.
Bilmiyorum, bildiğim ruhum huzurlu işte;
Sarhoş rüzgâr gönlümün sesine ses verişte
Çok tatlı bir ürperiş sarıyor vücudumu.

Belki de sokaklarda bulurum umudumu.
Yapraklar cevap verir belki sorularıma
-Her gece uyutmayıp giren uykularıma-.

Sahil kıyılarına götürdü şuuraltım.
Şu deniz kadar gamsız olsaydım keşke ben de!
Tuttum, yerden taş alıp dalgalara fırlattım.
İki kere sekti taş, saydım, suyun üstünde.
Yutuverdi minicik varlığı bünyesinde.

Zihnim kemiriliyor tükenmeyen ye’sinde.
Yalnızlığa daldıkça ben’i kaybediyorum.
Kendimi kaybettikçe yalnızım, gidiyorum.

Hem elimde değil ki soruları boş vermek,
Her yanıtsız suale bir cevap bulmak gerek.
Tepemde kanat çırpan şu kuşlara mı sorsam?
Kim rahata erdirir damarına basarsam?


“Niçin aşık oluruz, neden seviyoruz biz?
Sebep ne ki sürekli acıla içindeyiz?
Sevgisiz yaşayamaz insanlar, kabul, lâkin
Neye yarar tuz ekmek yarasına yüreğin?
Zevk vermiyorsa aşk, haz bunun neresinde?
Yoksa zevkler midir hep ızdırabın içinde?
Mazoşizmden bir parça ise sevdalanmalar,
O hâlde neden yâre hadsiz hayıflanmalar?
Gam, keder istemiyorsan aşık olmamalısın,
Nasıl isterse gönül, bırak öyle yaşasın!
Demire şekil veren örs-çekiç değil midir?
Alevi yalamazsa nasıl bükülsün demir?”

Böyle uzayıp giden bir liste dimağımda
Cevapsız kaldı yine akşama kaldığımda.

Ayaklarım götürmüş beni. Sahi, nerdeyim?
Herhalde bir sonu yok, çileli seferdeyim
Güneş göz kırpıyorken bugün son kez dünyama,
Koşup kapanıverdim bekleyenim odama.

Olmasa

Gönül seni gördüğü o ilk zamandan beri
Ayağı yerden kesik hercâî bir derbeder
Ve laftan anlamayan bir uslanmaz serseri.
“Ah bir de şu mesafeler olmasa!
Gerçi aşk çekilmez keder olmasa.”

Nasıl ki göze alırsa uçmak için bir tırtıl
Kelebekçe ömrünün bir güne inmesini,
Gönül de istemiyor sensiz geçecek bin yıl.
“Bülbüle can veren güller olmasa,
Ah bir de şu mesafeler olmasa!”

Ne Yazar

Düşmüşüm bir kere kara sevdaya,
Başa gelecei bilsem ne yazar?
Seni görmek için ben doya doya,
Saçımı başımı yolsam ne yazar?

Taş kesilmiş, soğuk gönüller bile
Aşk ile kavrulup gelirmiş dile
Giderken verdiğin beyaz mendile
Kanlı gözyaşımı silsem ne yazar?

Ateşinle Gönlüm Yağmur Olur Gülüm

Ateşinle ısınsın diye buz kesmiş gönlüm
Ocak başına yatmış bir kedi gibi sersem
Ayak ucuna öyle sessiz uzanıversem,
Av peşinde koşturan aslan gibi yürekli
Kükrer ayrılıklara, ölümlere sürekli.
Kediler bazen böyle aslan kesilir gülüm!

Yağmur olup kar olup semadan inse gönlüm,
Sürünmekten kurtulan bir kelebek gibi hür
Saçının tellerinden yüreğine süzülür
Ve göklerin sultanı kartal gibi, durmadan,
Bırakmaz hedefini tam kalbinden vurmadan.
Her kelebek aslında biraz kartaldır gülüm!

Uzaklar

Seni gördüm göreli sevdalıyım ben…
Aşk yanmaksa eğer patlamaya hazır bir volkanda
Bilmelisin ki seni gördüğümden beri
Yanmaya hazırım ben.
Biliyorum ki yalnız aşk var cihanda,
Biliyorum ki yanmak her sevdalı gönlün kaderi.

Uzaklar, uzaklar, uzaklar…
Ben ki mûnis bir figüranım hayatta,
Mûnis, boynu bükük, ezik, sevdalı…
Sadece uzaklara isyanım var;
yanında yanamadığım için ellerini tutup da.
Hâlim nezle olmuş bir bahçıvanın hâli.

Elbet kavuşur yollar birbirine,
Elbet uzaklar da yakınlara karışır.
Zaman geçer, acılar diner, buluşuruz.
Belki gözlerimi gözlerine verip, ellerimi ellerine
Birbirimize yanaşır,
Uzaklardan konuşuruz.

Bir Söz

Aşkın ömrü üç yılmış, seninki üç gün sürdü,
Bir sözün hayatımdan yirmi üç yıl götürdü.

Demek ki aldatmışım bunca zaman kendimi,
Bir sözün yıkıverdi sarsılmaz benliğimi.
Demek ki ben boş yere dalmışım bir serâba,
Salıverdi bir sözün dinmez bir ızdırâba.

Buruşturulup yere atılan bir kağıt gibi
Gönlüm kırgın ve mahzun ey gönlümün sahibi!
Sevdim, sevildim sandım… Beni bir sözle yaktın,
Şunu bil ki ardında bir yanan köz bıraktın.

Sahrâları aşardım, yüce dağlar kazardım,
Canımı verirdim de sana şöyle yazardım:
“Bırak olmasın gündüz, güneş doğmasın varsın,
Üzerime doğacak, Âfitâb’ım, sen varsın!”

Sensiz geçen her saat yüreğimi dinledim,
Dinledikçe haykırdım, haykırdıkça inledim.
Şahidimdir içimde uzayan gecelerim,
Şahidimdir her gece yazdığım hecelerim.

Çâresiz, “bu da geçer” diye avunuyorum;
Ne desen, ne söylesen yine de seviyorum.

Çağrı

Karagözlüm, daldıkça dalıyorum sevdâna,
Türküler dinliyorum; aşktan, hasretten yana.
Geceleri sen diye sarıldığım yorgana
Gözümden yağmur gibi yaşlar dökülmeden gel!

Aşk bir ve vuslat iki.. ayrılıksa üç hece,
Kavuşmamıza mani mesafeyse sadece.
Tahammül edemeyip çağırırsam bir gece
Horozlar ötüşmeden, şafak sökülmeden gel!

Karagözlüm, hemen gel; akşam sona ermeden,
Bir mevsim nöbetini diğerine vermeden,
Dağların, bayırların günahına girmeden,
Irmaklar kurumadan, sular çekilmeden gel!

Kağıda işleseydiği şu çektiğim elemi
Ormanlar yetişmezdi vermek için kalemi.
Hani ettiğin yemin? Verdiğin söz böyle mi?
Sevdalı yüreğime hasret ekilmeden gel!

Neme Lazım

Buğulu camlara ismini yazıyorum önce,
Her harfinde yüreğimi incitiyorum.
Sonra üstünü çiziyorum süratlice,
Ben aslında hatıraları siliyorum;
Ya da öyle zannediyorum kendimce.

Zaman geçmiyor seni düşünmediğim zaman…
Gitgide içime dolan buhranlar, bunaltılar,
Ve bunca vakit halden anlamayan
Kederler, üzüntüler, çalkantılar…
Göğsümde bir ateş yanıyor durmadan…

Ne söylerse söylesin ağzım,
Kulak asma sen ana ömrümün ziyası.
Sensiz öyle mahzunum, öyle yalnızım;
Bu anasını sattığımın dünyası
Bilmem ki sensiz neme lazım.

Sen Gidince

Sen gidince bir tanem tek tek söndü yıldızlar,
Güneş doğmaz, ay çıkmaz, sular uyumaz oldu.
Karanlıkta kaybetti hayallerini kızlar,
Delikanlı kalplerde ümit büyümez oldu.
Sen gidince bir tanem tek tek söndü yıldızlar.

Sen gidince saatler asırlarla kaynaştı,
Yağmurlar asit olup yağdı arzın üstüne.
Sarsıldı okyanuslar, gökyüzüne yanaştı,
Ağaçlar döktü bütün yaprakları köküne,
Sen gidince saatler asırlarla kaynaştı.

Sorular

Baharın rengi nedir sevdiğim,
Mavi mi yeşil mi?
Mor mu pembe mi?
Baharın rengi nedir sevdiğim,
Yoksa siyah mıdır ayrı kalanlar için?

Ağaçlar niçin sahip çıkmaz,
Serseri dökülen yapraklarına,
Ve sersefil kalır yapraksız?
Ağaçlar niçin sahip çıkmaz,
Hiçlik övünülecek bir meziyet mi ki?

Kitaplar neden dilsiz kesildiler,
Neden suskun kaldılar gerçeklere,
Kapadılar gözlerini?
Kitaplar neden dilsiz kesildiler,
Güneş geceleri doğar mı ki?

Sayfalar nasıl sararır gün geçtikçe,
İnsanoğlu kederden gün gibi ağartırken
Simsiyah saçlarını.
Sayfalar nasıl sararır gün geçtikçe,
Ağlamazlar mı bizim gibi bahara için için?

Kızıl Güller

Kızıl güller açmadı hâlâ hayal bahçemde,
Buz tutmuştu düşlerim, daha da çözülmedi…
Uçmayı sökemedi demek gönül serçem de
Henüz göklere kanat açıp da süzülmedi…

Umudum mu tükendi yoksa vuslata dair,
Heyecanım mı söndü saman alevi gibi?
Neden ki, mısralara düşman kesildi şair
Ve aşka veda etti kırık gönlün sahibi?

Hayatın tadı yoksa benim günahım nedir?
Niçin bana bu kızgın, bu öfkeli bakışlar?
Doğarken ağladığım ‘ayrılık var!’ diyedir,
Ve ölüm var diyedir, feryatlar, haykırışlar…

Bugün hoş bir şiirle gelmek isterdim sana,
Kızıl güller toplayıp, sunmayı dilerdim, yâr!
Bahsetmek istemezdim ayrılıklardan yana,
Neylersin ki âciziz; ‘ölüm’ ve ‘ayrılık’ var.

Saâdet-i Âfet’im

Afet’im, toprak gibi çatlamaktayım, medet!
Cânım, âb-ı hayâtım, yârim bana yardım et!

Yardım et, kurumasın dudağım susuzluktan,
Aşk yeşersin gönlümde, esirgeme inâyet.

İnâyetin ile zer olur dokunduğun her türâb,
Serâb hakîkat olur, kalkar aradan hasret.

Hasretinle firkatin büyük cefâdır bana,
Kâfî değil mi mâhım çektiğim bu eziyet?

Eziyet etsen de sen, senden gelir ya, hoştur;
İstersen ateşe at, istersen kıl merhamet.

Merhametine muhtaç gönül, figân içinde;
Hesap vakti nur gibi doğ dünyâma saadet.

Saadet verir bir kez tebessüm etmen bile,
Tebessümün saadet, zülfünün teli âfet!

Keşke

Ayrılık olmasaydı keşke hiç aramızda,
Başımı dizlerine koyabilseydim keşke…
Keşke hani geçen gün o son buluşmamızda
“Seni çok seviyorum” diyebilseydim keşke…

Ellerini tutsaydım yüreğime bastırıp,
Gözlerinin içine daim bakabilseydim,
Ve acıyla yanarken, alevden yel estirip
Yolları bir ucundan keşke yakabilseydim…

Serencâm

Güneşimsin dünyada, aşkta âfitâb oldum.

***

Düştüm bir sevdânın peşine, harâb oldum;
Bir yudumda içtiğin yıllanmış şarâb oldum.
Gün batarken kıpkızıl ufukta sinsi sinsi,
Sularda dalgalanan şevksiz bir mehtâb oldum.

Asırları devirmiş, heybetli hitâb oldum;
Mecnun’un sahrâsında bir kurak serâb oldum.
Gönlümden sızan aşkın hayâliyle yazılan
Sayfaları tozlanmış eski bir kitâb oldum.

Bâb oldum… gözlerinden bahseden bir bâb oldum;
Kapkara gözlerinin değdiği türâb oldum.
Hâb oldum uykusu yok geceden arta kalan,
Hızır’ın keşfettiği hayat veren âb oldum.

***

Güneşimsin dünyada, aşkta âfitâb oldum.

Sesini Duymadığım Bir Gecede

Dalgaların sahile vuran çığlıkları
Karışır gök kubbenin uğultusuna.
Yollar kıvrım kıvrım sancılanır;
Geceler üretirken yalnızlıkları
İnce ince doğrar yıldızların uykusuna,
Ayın ak gölgesi rüyama dolanır.

Kapkara bir örtüye bulanır sokaklar,
Kucağında aşıkları büyütür.
Alev alev yanan gece, karanlığında
Günlerin derdini koynunda saklar;
Issız sokaklarda dakikalar bile üşür
Ve ölüsü bulunur dakikaların güneş uyandığında…

Demek Yetmiyor

Ellerim titriyor sana yazarken,
“Seni çok özlerim” demek yetmiyor.
Gönlümde dinmeyen sızılar varken,
“Sabırla beklerim” demek yetmiyor.

Gemiler yanaşmaz oldu limana,
İsyan etmektedir an’lar zamana…
“Dayanamam, katıp tozu dumana
Hemence gelirim” demek yetmiyor.

Gökte parça parça gezinen bulut,
Yüreğimden kopan bir buket umut.
“Sevdiğim gönlünü sevdamda avut,
Hüznünü silerim” demek yetmiyor.

Yetmez Mi?

Güneş gibi doğsan kara dünyama,
Görmeye başlardı doğuştan âmâ.
Sana diyeceğim gerçi çok ama,
“Seni seviyorum” desem yetmez mi?

Ben aslında böyle suskun değilim,
Aklımı toplasam çözülür dilim.
Dağ taş dile gelsin diye sevgilim,
“Seni seviyorum” desem yetmez mi?

Cihan oyalanırken bülbül sesiyle,
Bocalıyor zihnim gülün ye’siyle.
Gönlümü yarıp da her zerresiyle
“Seni seviyorum” desem yetmez mi?

Kanmış iken senin gibi serâba,
Ettiğim hatalar sığmaz kitâba;
Yarın çekilirken büyük hesâba
“Seni seviyorum” desem yetmez mi?

Cinnet

Gözlerin ruhumu besleyen pınar,
Bakışın gönlüme bir derman olur.
Sevdan yüreğimde koca bir çınar;
Kök salmasa dünya bir zindan olur.

Yokluğun cehennem, varlığın cennet,
Gece seninle nur, sensiz zulmettir.
Sensizken zihnimi kuşatan cinnet,
Aşkımı yaştan kalbe rahmettir.

Ne ağrı kalır başta sesini duysam,
Ne onulmaz yara durur yürekte.
Aklı aşktan başka her şeyden soysam
Taze kanlar bile kurur yürekte.

Hazan Hazandır, Hüzün de Hüzün

Sonbahar kışa bırakıyor yerini yavaş yavaş…
Sarısıyla, kırmızısıyla, soluk ve soğuk renkleriyle
Kaçıyor beyaz mutluluktan;
Oysa kendisiydi canlılığı öldüren yazı üşütmekle .
Ekim ortasında bahar mırıltıları estirse de
Kendini bilmez rüzgâra,
Hazan hazandır, hüzün de hüzün…
Ve baharla vedalaşalı beri
Tadı kalmadı gecenin, gündüzün.

***

Tatlı nağmelerini nisyan bataklığında unutmuş bülbüller,
Ve her solan gülün ardından
Yalnızlığa isyan etmedeler.
Sevdalı gönüllerin hasrete tahammülünün,
Bilmecesi burada işte
Derinden, içli bir ah çekişte
Sabırla acıda devam edebilmenin…

***

Dermanı kızgın kumlarda aradı Mecnûn.
Leylâ ise masum ama korkak hayallerde…
Çünkü umudun tükendiği yerde
Hükmü kalmamıştır cesurluğun.

***
Sonbahar kışa bırakıyor yerini yavaş yavaş…
Hazan hazandır, hüzün de hüzün…

« Daha eski yazılar