Tuyuğlar-4 [Acaba]

Zorda kalsam destini vermez misin,
Bak nasıl tüter duman görmez misin?
Sevdiğim, yanmaktayım kavrulmada;
Elde olsa çâreler sermez misin?

Tuyuğlar-3 [Geçmedi]

Geçti serden dîl de yârdan geçmedi,
İçti zehrlerden de dermân içmedi.
İste versin cânı derhâl gâm değil,
Göçtü dünyâdan da aşktan göçmedi.

Tuyuğlar-2 [Hâre Yok]

Yâr senin hicrânına bir çâre yok,
Gönlü âteşler yakar da yâre yok.
Gelse senden bin cefâ derd etmezem,
Çehren etrâfında zîrâ hâre yok.

Tuyuğlar-1 [Gâm-ı Ferdâ]

Âb-ı sevdâ içmişim ben bir gece,
Ol vakitten beri dîlde tek hece.
Gâm-ı ferdâ ile bozdum zihnimi,
Dembedem gönlümde sevdâ bilmece.

Şimdi Virane Oldum

Sen olmasan bilmezdim güllerin solduğunu,
Pespembe dünyalarda bir başıma koşardım.
Sen olmasan görmezdim ölümün olduğunu,
Her batan günün ardından methiyeler yazardım.

Aklın girdaplarında kaybolmazdım önceleri,
Bir kuş gibi özgürdü zihnim, davul gibi boş…
Hayatı doyasıya yaşıyordum, inceden,
Şimdi virane oldum: Yalnız, rutubetli, loş…

Nefesimi Yaktım

(Simetri Denemesi)
Ağlıyorum kimseye duyurmadan sesimi,
Kimseye göstermeyip gönlümde kor tutarken.
Duyurmadan gönlümde kopan gür nefesimi
Sesimi kor tutarken nefesimi yaktım ben.

Çok İse Aza Tut

Uzun zamandan beri yağmur yağmamıştı, bugün yağdı. Uzun zaman geçti aradan seninle bakışmayalı… Aracın camına akseden ışık huzmelerinin yüzüne okşayışını imrenerek ve biraz da kıskanarak izlemeyeli çok vakit oldu. İki nur’un ortasında ne yapacağını şaşırmış bir vaziyetteyim, bocalayıp duruyorum.
Ömrümün seyir defterine yazdığım en heyecanlı, en olağandışı, en harikulade, muhteşem, destansı bir kayıtsın sen, en inanılmaz ama en gerçek… Aklın tarumar, gönlün hercümerç, vücudun bîtâb u harâb oluşunun hakka’l-yakîn şahidi olmakla me’yûs ve mahzun değil, aksine mesrûr ve müftehirim. Beynimden sızan fikir zerreciklerinin o görülmeyen her bir enerji tanesinde senin varlığın var ve benim hayata tutunma sebebim işte bu minik, minicik şeyler… Yokluğunda bile bir hayatın kaymamasına vesilesine oluyorsun, fevkalbeşer güzelliğinle kubhu bile hüsn gösterebiliyorsun farkında olmadan.
Ger elim kessen kalır dâmân-ı lutfunda elim
Lutfunu kessen kalır destimde lutfun dâmeni

Kendi ateşimde cayır cayır yanıyorum. Âh ettiğime bakma sakın, bakma feryatlar savurduğuma. Bu çığlıklarımdır beni zinde kılan. Her haykırış bir sabrın sonu aynı zamanda diğerinin başlangıcıdır.
Sabrım inayetin gibi az ise çoğa say
Cevrin gözüm yaşı gibi çok ise az tut

Olur mu?

Ateş

Gözler ateş, dil ateş, kirpikler, kaşlar ateş;
Felah yolunda bile büsbütün taşlar ateş.

Bir damlası yeterken söndürmeye ol nârı,
Çakmak olmuş çeşmimden düşen şu yaşlar ateş.

Cin ateş, şeytan ateş, ezelden biliriz de
İnsan diye gezinen ekseri başlar ateş.

Alev olur bulutlar, kor yağdırır toprağa
Semadan ateş düşer, bembeyaz kışlar ateş.

Geldim

Sana selam getirdim uzaktan, çok uzaktan
Onca yolu bir acı kahve içmeye geldim.
Bir “hoş geldin” demene feda olsun, âh, bu can;
Dost, seninle muhabbet ekip biçmeye geldim.

Gönül işinden yana muzdaribiz ikimiz,
O dert senin bu benim diye seçmeye geldim.
Yar kucağında derman aradık onca yıl biz;
Serden geçtim de şimdi yârdan geçmeye geldim.

Otur yanıma şöyle, gel üzülme yok yere,
Sıkıntıdan bunaldım, gönlü açmaya geldim.
Madem ki gülyüzlümüz atmış gönlü yerlere,
Ne varsa yüreğimde tutup saçmaya geldim.

Bizim Nesil Talihsizdir

Çok talihsiz bizim nesil, en talihsiz…

Ne çember çevirebildi tozlu sokaklarda,
Ne kırlarda gönlünce çelik çomak oynadı.
Öncekiler bilirken ezbere bütün ağaç isimlerini
Bizimkilerin hafızası betonlarda kaynadı.

Televizyon kanallarıyla harcandı hayal kurma saatlerimiz,
En verimli çağımız kısırlaştı, verem oldu.
Suniliğin ortasında yaşarken,
Bir tek hakikat bile bize kerem oldu.

Çizgi romanlara bile yetişemedik,
Hazreti Ali cenklerinin zamanı geçmişti.
Ömrümüz darbeyle başlayıp muhtıra ile devam eden
Bir sürecin içerisinde yetişti.

Anlamsızlaşırken bakışlarımız anbean
Hükümsüzlüğümüze hüküm giyiyoruz.
Selamın kıymetini bilmeden dolaşıp
İstikbalimizi parça parça yiyoruz.

***

Ne çember çevirebildi tozlu sokaklarda,
Ne kırlarda gönlünce çelik çomak oynadı.
Öncekiler bilirken ezbere bütün ağaç isimlerini
Bizimkilerin hafızası betonlarda kaynadı.

Çok talihsiz bizim nesil, en talihsiz…

Fena

E ninde sonunda öleceğiz;
İ z bırakabilirsek ne mutlu ardımızda…
İç i p içip dünya zehrini günbegün
Bir K arış toprağın altına gireceğiz.
Dert ç ekerken cefa deryasında
Ebrul i tabiatın koynundayken dün,
Hasret l e tutuşacağız farkına varamadığımız renkler için.
Akıl bil e cek o zaman şükür niçin,
Anlayaca k o buyruğu: “ölmeden önce ölün!”

Ayrılık

Vakitsiz gelen hazan gibi düştü gönlüme,
Cehennem ateşinden kıvılcımmış ayrılık.
Gülü kıskanan diken gibi al bülbülüme
Ta ezelden beridir hep hısımmış ayrılık.

Çölde, suda, ateşte, dağda koşan koşana,
Mecnun, Kamber, Kerem ve Ferhat’ları kim ana?
Evvel birbiri için hep tutuşmuş olana
Sevmeyi unutturan bir tılsımmış ayrılık.

Çekirge

Bir çekirge olsaydım…

Yaprak yeşilinde olurdu rengim
Ve kocaman gözlerim
Bir çekirge olsaydım.
Zıplayıp dururdum yemyeşil çimen deryalarında
Sessiz Gemi’nin bir yolcusu gibi
Nereye gittiğimi bilmeden..
Bir zıplardım, iki zıplardım..
İki adımlık ömrüm olurdu belki de
Üçüncüsü Azrail’imin çelmesi…
Hoyrat bir el alırdı beni yaşamdan
Bacaklarımı koparırdı vahşice,
Kıs kıs gülerdi:
Ve “İşte bir tane buldum!”,
Derdi.
Kancayı geçirirdi sonra kafama,
Kim bilir
Hangi balığın midesine göndermek için beni!
Ve kim bilir,
Hangi balık yutardı
Hem beni
Hem de zokayı?

Bir çekirge olsaydım…

Ölüm

Taze ve sıcak ekmek gibiymiş meğer hayat;
Süresi dolduğunda kuru, soğuk ve bayat…
Hiçbir kuvvet önünde eğilmek bilmez başlar
Ancak ölüm önünde tek tek inmeye başlar…
Üzerine düşünce cılız, sarı bir yaprak,
Ne çare ki ölümden korkmaya başlar toprak.
Sınırı yok; ihtiyar, genç, kadın veya erkek…
Azrail geldiğinde iksir: tevekkül etmek…
Korkmak nafile o gün, ağlamak, zırlamak boş…
Dört ayaklı sandıktır sonumuz: yalnız ve loş…

Emanet

Zihnim sarmalanmış dertle, çileyle,
Kaşınacaksa da ben kaşıyorum.
Yazılmışsa çıkmak sarp yokuşları,
Aşılacaksa da ben aşıyorum.

Pencereden gördüm; ilkbahar gelmiş,
Fakat bahar, bana bahar değilmiş.
Serseri günlerim düşman kesilmiş,
Şaşılacaksa da ben şaşıyorum.

Emanetin hala saklı gönlümde,
Vermedim şimdiye kadar, vermem de!
Yaksa da, ben seni her andığımda
Taşınacaksa da ben taşıyorum.

Bekleyiş

Bir kafede oturmuş seni bekliyorum,
Biliyorum ki yine gelmeyeceksin, fakat,
Yüreğimde yeşeren umudu besliyorum;
Soldurma umudumu, gel de canıma can kat!

Ebrû

Suya hâkim olmaktır Ebrû, resim çizmektir;
Renkleri âhenk ile rûy-i âba dizmektir.

Yoğurmaktır teknede koskoca bir cihanı,
Tefekkürle bilmektir sırr-ı ilm-i nihânı;
Lahor’un, kırmızının, sarının derci ile,
Elvanın kağıtlara hem hercümerci ile.
Bülbülyuvası, hatip, gel-git, taraklı ve şal,
Hepsinin temelidir intizamlı bir battal.
Yedi çiçek yeşerip teknede saçar neşe;
Gelincikle karanfil, papatyayla menekşe,
Vahdetin habercisi lale, hercaî sümbül,
Resûlullah’ın teri sultan-ı nebatat gül.
“Biz” ile şekillenir bu demet demet çiçekler,
Havada uçan tozlar çiçeği delecekler.
Rutubet ve hararet tesir eder ebrûya,
Bu tesirlere göre boyalar düşer suya.
Tat almazlarsa renkler bulunduğu ortamdan,
Tat vermezler insana çıktığında tekneden.
İzler taşımaktadır ebrucunun ruhundan,
İradesinin cüz’i irade oluşundan.
Boyaları nereye atmasını bilir de
Düştüğü yeri bilir yalnız küllî irade.
Süslenir ebru ile ciltler, kağıtlar, hatlar;
Bizden önce “kıymetli varaktır!” demiş zatlar.
Teknelerden bir ebru bir defa çıkmaktadır,
Bir benzeri bir daha yapılamamaktadır.
Toprak boyalar ile sağlanır geleneksel,
Sağa sola sapanı götürür bir modern sel.
Bir kıvılcımdır, yakar ona diyeni “Eski!”
Ateş ile barut hiç yan yana gelemez ki!
Hem âlem-i suğrânın bilinmez dünyasıdır,
Hem âlem-i kübrânın bulunmaz deryâsıdır.
Usta-çırak olmakla öğrenilir bu sanat,
Fayda vermez ukbada edinene zenaat.
Ebru kolay gözükür fakat öyle değildir;
Büyük sabır, çok emek ve azim gerektirir.
Yoğurmaktır teknede koskoca bir cihanı;
Tefekkürle bilmektir sırr-ı ilm-i nihânı.

Suya hâkim olmaktır Ebrû, resim çizmektir;
Renkleri âhenk ile rûy-i âba dizmektir.

Unuttun Mu

Yedi sene oldu görüşmeyeli,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?
Yüzüm hayaline bilmem gelir mi,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?

Senin değerini bilememişim,
Bunca sene geçti, silememişim.
Firkatinden beri gülememişim,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?

Nice güller soldu, sen de mi soldun?
Yoksa ölmemeye iksir mi buldun?
Benden başka bülbüle mi tutuldun,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?

Korkut’um, ayrılık gönlünü yakar,
Elbette halini bir soran çıkar.
Senin de barkını birisi yıkar,
Unutursan eğer geçen zamanla!

Can Yitti Can Üstüne

İnce ince yağarken rahmet arzın üstüne,
Gönlüm bir gül dalına konmuş bir şeydâ bülbül.
Yağmur can verdikçe hem güle hem dikene,
Yârine kavuşurken cânın yitirdi gönül.

Kırmızı, mavi, sarı, pembe, alaca ve mor
Gönlün can damlasıyla elvana büründü gül.
Ve dindi yağmur, geçti mevsim, gülüm soluyor;
Kalmadı çünkü yerde can verecek bir bülbül.

Bir Ses Duydum

Bir ses duydum… Ve hayatım değişti,
Aylarca kendimi bilmez dolaştım.
Babam: “Tıka kulağını!” demişti,
Tıkadım, ben artık duymayan baştım.

Ama, hayır, hiç çıkmadı zihnimden,
O yankılı, o heybetli, o tiz ses
Ayrılmadı asla gönül inimden,
Kökleşti, devleşti hep nefes nefes.

Anladım ki yüreğimden geliyor,
Küt küt arttırıyor kalbi o tını.
Bir bilge dedi ki: “Dostum, işin zor,
Yıllar evvel aşk koydular adını.”

Dedim: “Aşk bu kadar acılı madem,
Neden devasını bulamadılar?
Bu kadar kudretli, sancılı madem,
Doktorlar bir çare olamadılar?”

Daha soracaktım bilge kişiye,
Susturdu ve dedi: “Aşk her insanda…
Bir derman bulunur bir gün elbette,
Ölüme bir iksir bulunduğunda…

Bir ses duydum… Ve hayatım değişti!

Ey Kul

Nefsine uyup da peşinden gitme,
Dünyayı yalanla dolanla gütme,
Kendini nefsinin kölesi etme,
Aç elini yalvar Allah’a ey kul!

Karşına çıkacak kibrin, hasedin,
Kabre konduğunda naçiz cesedin…
Vakit varken, sen, bir kâmil mürşidin,
Kalbinde ol. Yol var Allah’a ey kul!

Bu dünya fanidir, gelip geçecek,
Kişi ne ekerse onu biçecek,
Ecel şerbetini er-geç içecek,
Af dileyip yakar Allah’a ey kul!

Aşktan Evvel, Aşktan Sonra

Seni görmeden evvel gündüzleri severdim
Annem babam için ben sönmeyecek umuttum
Seni gördüm, değiştim, hayatı salıverdim,
Her gece ağlamaktan ben gülmeyi unuttum.

Silindi hep hatırdan ne varsa senden başka
Hür bıraktım kalbimi gitti esirin oldu
Hükmü kalmadı aklın, zira kalp daldı aşka
Boğulmasında yalnız senin tesirin oldu.

Teselli

Çok bir şey istemem senden ben gülüm,
Bir sıcak gülücük versen de olur.
Bilirim ki kalbin mühürlü, amma,
Beni zincirine vursan da olur.

Ela gözlerini unutamadım,
Başımı dizinde uyutamadım,
Gönlümü hicranla avutamadım,
Avucuna alıp yarsan da olur.

İndirdim aklımın şartellerini,
Cebimde taşırım saç tellerini,
Hayalde de olsa o ellerini
Şu boş ellerime sersen de olur.

Sen ve Ben

Sen, deniz gözlerinde boğmaktayken gönlümü,
Ben, yanmaktaydım kömür saçlarına vurulup.
Sen, buğulu sesinle çağırmaktayken ölümü,
Ben, uçmaktaydım ılık nefesinle savrulup.

Sen, güneşi başına tâç edip ışıldarken,
Ben, ayı tutuyordum gece bitmesin diye.
Sen, bulutlarda gezip, ceylan gibi koşarken,
Ben, avcıya kalbimi veriyordum hediye.

Sen, benden habersizce bir gence aşık oldun,
Ben, senden başkasına gözlerimi kör ettim.
Sen, o gençle beraber madem sevgiyi buldun,
Ben, sana tutkun diye yüreğimi körelttim.

Yâr

Sensiz geceler bende bırakmış yaralar yâr!
Sessiz geceler kalbi derinden yaralar yâr!

Kalp hüznüne bir çâre arar, âlemi gezer,
Ermek için, âh, geçti denizler, karalar yâr!

Avucuna bıraktım ölmesin diye yürek,
Güldüreceksen, neden giydirdin karalar yâr!

Mahremime uzatır elini gâfil kişi,
Fayda etmez altınlar, gümüşler, paralar yâr!

Yalnız seni sevmekle huzur buldu bu gönül,
Bir başkası hor görür, alıp paralar yâr!

Sensiz geceler bende bırakmış yaralar yâr!
Sessiz geceler kalbi derinden yaralar yâr!

Haberin Var Mı

Ne çöllere düştüm seni ararken,
Ne dağlar devirdim, haberin var mı?
Hasretinle feleklerde yanarken
Feleği çevirdim, haberin var mı?

Teselli aramam sıcak koynunda
Verdiğin ezâda vebâl boynunda…
Et parçası kalbi aşk kazanında
Ben neden pişirdim, haberin var mı?

Nice harp çıkardım onca asırda,
Nice canı telef ettim bozkırda.
Kimse tutamazken beni kahırda
Bir sana esirdim, haberin var mı?

Ağlamam, inlemem, hıçkırmam asla,
İstersen gönlüme volkanlar yasla!
Zehirler tadarken bir altın tasla,
İçtiğin iksirdim, haberin var mı?

Hayalin Yeter

Masamın üstünde duran resmine
Bakıp bakıp ağlıyorum çâresiz.
Resminde canlanan o hayaline
Ümit bağlıyorum; hakikat âciz…

Gelmesen de olur yanıma benim,
Tutmasa da ellerimi o eller.
Ben ölene kadar yalnız seninim,
Sen benimsin, bana hayâlin yeter.

Söylesen

Yeşeren ağaçla, doğan toprakla
Daha kaç kez doğacağım, söylesen,
Güneş sevdalısı renk renk yaprakla
Karanlığı boğacağım, söylesen…

Halk edilmiş insan kanla, çamurla;
İflah olmaz nefis kirli hamurla.
Rahmet diye arza inen yağmurla
Daha kaç kez yağacağım söylesen…

Unomastica Alla Turca

RamÇet’ten aldığım {Unomastica Alla Turca}’yı okuyorum. Kitabın yazarı Sahib-i Kitab-ı Duvduvânî Hakan Erdem. Kanat Yayınlarından çıkmış. Tarihî roman türünde fakat gerçekte tarihle doğrudan ilgisi yok. “Hazarların ve Tengerelilerin Yazılmamış Tarihi” alt başlığında okuyucularının beğenisine sundulan bu mizah şaheseri, dün akşam saatlerinde eve dönmek için bindiğim açık yeşil kafalı minibüste “deli mi ne?”, “insan kendi kendine güler mi?” gibi ifadelerle yüklü bakışların üzerimde toplanmasına sebep oldu. Ben hiçbir şeye aldırmadan okumamama ve dolayısıyla sırıtmama devam ettim ancak şu bir gerçek ki okuduğum satırları evde okusaydım kahkahalarımı tutamazdım. Öylesine komik.
Ara ara, kitabı sahibine iade etmezden evvel, güldüğüm ve güleceğini tahmin ettiğim pasajları buraya yazacağım.
Hakan Erdem’in ülkemin yitik değerlerinden biri olduğunu farketmem Kitab-ı Duvduvânî ile olmuştu ama bu sefer bir başka şeyi daha keşfettim: Duru Türkçe’nin zannettiğim gibi takır tukurluğunun kulağı tırmalayacağı düşüncemin tamamen yanlış olması. Elbette ileri giden bazı aşırı uydurmacılar gibi otobüse “çok oturgaçlı götürgeç” demek safdilliğine ve hamakatine düşmeden cümle aralarına göze batmayacak şekilde serpmek gerektiğini düşünmeye başladım. Önceleri biraz daha katı idim dil hususunda, bilirsin. Şimdi fikrimi değiştirdim kısmen. Bunu döneklik olarak algılamıyorum, meşhur bir söz vardı, duydun mu hiç daha önce, “Elbette fikirlerimi değiştireceğim, çünkü ben fikirlerimin kölesi değil, fikirlerimin efendisiyim.”

Sarhoşum Sarhoş

Daldım sevda havuzuna,
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.
İçtim aşktan kana kana.
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

İster derman ister zehir,
Gözü kapalı içilir.
Dolaştırır şehir şehir
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

Zamanları şaşırdım ben,
Her an seni anarken.
Neler çektim, bu felekten;
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

Ne Mecnun’um ne Ferhat’ım,
Gelmedi şeb-i vuslatım.
Kafes oldu, âh, hayatım,
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

Korkut’um, elbet ahvâlin
Acıtır kalbini yârin!
Duyulsun âlemde gür sesin:
“Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş!”

Ahmet Geldi Askerden

Dün Ahmet geldi askerden.
Gerçi bir ay olmuş tezkeresini alalı;
Bir yakını öldüğünden
-Allah rahmet eylesin!-
Memlekete gitmiş.

Kemal aradı bir iki gün önce,
-O da askerde-
Hafta sonu izne gelecekmiş dağıtımdan dolayı
“Karşılayın beni!” dedi, “Cumartesi”
“Haber ver Faruk’a, Ramazan’a, Fatih’e,
Turgut’a, Salih’e!”
“Peki” dedim.

Nadir de nizamiyede,
Yazıcı..
Yarısı gitti, kaldı yarısı.
Çabuk gelse de bir tavla atsak,
Göstersem ona Venüs’ü, Mars’ı…

Ordu bizim, bizim canımız,
Orda çünkü tüm cânlarımız…

Zülfiyâr

Kurt kapanı mı kurdun zülfüne be vefasız;
Kaç aşığın yüreği saçlarına takıldı?
Bir günüm olmadı ki gamsız, dertsiz, cefasız;
Perî-şân hâllerin beni perişan kıldı.

Görebilseydim bahar kokan saçlarını ben,
Küçük bir çocuk gibi, utanmasam, ağlardım.
Ah bir görseydim bahar kokan saçlarını ben;
Ondan sonra istersen gözlerimi dağlardım.

Ele Verdin Mi

Telli turnam kanadını kırmışlar,
Acımadan yüreğini yarmışlar,
Haber aldım zehir ile sarmışlar;
Söyle bana ele verdin mi sevdâmı?

Türlü eziyetle candan bezmişsin,
Zaman zaman cehennemde gezmişsin.
Seni bırakmazlar bunu sezmişsin.
Kurtulmuşsun… Ele verdin mi sevdâmı?

Haydi beni götür tekrâr yârime
Koymadan kimseyi benim yerime,
Kurbanın olayım.. Hasret, derime
İşledi bak, ele verdin mi sevdâ mı?

Yel ile konuşur, sohbet edersin;
Gül ile koklaşır, yanmak istersin.
Sel ile taşarsın; “Ene’l- Hak” dersin;
Coştun yine, ele verdin mi sevdâmı?

Şirâzem dağıldı sevdâlanınca,
Endâzem kayboldu onu görünce.
Aşk cehennemine bir kez girince,
Dönemedim.. Ele verdin mi sevdâmı?

Yalnızlığı tâlîm ettim yıllarca,
Derdime bir derman bulmadı hoca..
Ben “Âmîn” yerine “Aman” deyince
Sövdü bana.. Ele verdin mi sevdâmı?

Sensizlikte Sesleniş

Sanki serin suları sevda sızısı sarmış
Sümbül susayıp suya sessiz sessiz sararmış.

Sarmaşık saçlarını Suna’m serap sanır,
Semanın sinesinden sazlıklara sığınır.

Sene saatte, saat saniyede sendeler;
Savurma saçlarını, seni seyretmekteler…

Sekinde sabahladım sekiz sene sinerek,
Seheri selamlarken sahilde sandal, sinek…

Sitemimle sarsılır sonsuzluğun sesleri,
Sallanır sülüslü, siyah sayfaların süsleri.

Söğütler sebillere, selvi sükûta susuz,
Sensizlik sapağında sokaklar sana susuz…

Ansın Gönül

Bir kaldırım taşının yıpranmış vücûdunda
Sararmış yaprak gibi solgun uyansın gönül!
Suya hasret dudağın o yakıcı od’unda
Bırak, kor alevlerle birlikte yansın gönül!

Sahrâya atılmıştı Mecnûn ile berâber,
Gezdiler leyl ü nehâr senin için derbeder.
Zannetme ki diz dize oturup âh edeler,
Dokunma ki her vakit tek seni ansın gönül!

Ferhat’ın kazmasıydı, dağları deler iken…
Her vuruşunda taşa pervâsızca inlerken
Hiç yüz vermedin mâdem -elleme vakit erken-
Acıyla hem-hâl olup aşka dayansın gönül!

Devran

Çocukluğum
Masmavi gökler benim, ak bulutlar benimdi,
Yer ve deniz mi dersin, upuzun sokaklar mı?
Sevinç, üzüntü benim, boş ümitler benimdi,
O saf çocukluğumu kaybettim, gören var mı?

Gençliğim
Bu çağım hep ilklerin, ilklerimin çağıydı,
İlk aşkım, ilk sigaram, ilk kaçış, ilk varışım…
Her ânım, her saniyem sanki sevdâ çığıydı;
Bu zamana rastladı hep tozpembe bakışım.

Orta Yaşlarım
Ömür, gerçekleşmeyen umutların mezarı,
Kırk küsur sene geçti ancak anlayabildim.
Aklı alıyor demek kaderimin yazarı,
Ben eskiden böyle saf, izanı kıt değildim.

İhtiyarlığım
Hâlet-i ruhiyemle sanki çocuk gibiyim,
Öyle bir oynamış ki kahpe hayat benimle.
Bir köşeye atılmış, eski gocuk gibiyim;
Bu ağarmış saçımla, şu buruşuk tenimle…

Paradoks

Âh’ımı duyurmadan biterse eğer ömrüm,
Elif ile hemzeyle nefesimle yükselen
Gönlümden çıkan sıcak buğularım ile ben
Göğe kadar çıkarım, ak bir bulut olurum.
Nerede olsan seni bulurum ve istersen
Hep peşinden gelirim sen nereye gidersen.

Senin gülmediğini görsem ben de gülemem,
Karanlığa bürünür ak suratım, ağlarım…
Küserim yeryüzüne, yağmur olup yağarım,
Kusarım içimdeki sıkıntıyı… Bilemem
Faydası olacak mı? Dinmez hıçkırıklarım,
Fırtına atım olur, şimşekler kor oklarım

Ağlamak rahatlatır bu bîçâre bulutu,
Ancak böyle düşerim saçlarına ben senin,
Elini öpüp, yaşı olurum gözlerinin.
Beni kendine çeker toprağının vücûdu,
Yere inerim hayat veririm senin için,
Tekrar göğe çıkarım içinde nefesinin.

Vasiyet

Gülyüzlüm öldüğüm gün aklın bende kalmasın!
Sil o gözyaşlarını yüzün bâri solmasın!

Kilit vur yüreğine azıcık hatrım varsa,
Göm benimle mezara kimsecikler çalmasın!

Ben bakamasam da sen kapat kirpiklerini,
O deryâ gözlerine bir yabancı dalmasın!

Uzatma ellerini üstümdeki toprağa,
Elini görüp biri ellerine almasın!

Saçlarını rüzgâra karşı savurma sakın!
Sakın bir telin bile başkasının olmasın!

Sahilde

Bir sahil kıyısında bırakmıştın sen beni,
Ben hâlâ bıraktığın kayanın üstündeyim.
Denizin üzerinde masmavi gözlerini
Bembeyaz martılarla birlik seyretmekteyim.

Nice lodosa karşı açmıştım şu bağrımı,
Dayanamaz yüreğim şimdi bir meltem esse…
Bir taş sektirir gibi seni, ilk göz ağrımı,
Sulara gömeceğim, bulamasın hiç kimse…

Lâl’e

null

Bugün hava güzel, bizim şirketin bahçesindeki lâleleri çekmek istedim sana. İki yüz küsur fotoğraf içinde seni anlatabilen yoktu. Lâle ne kadar güzel olursa olsun, sana benzeyemiyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu güzel şehrin dört bir tarafına 22 türde 3 milyon lâle ekmiş, “İstanbul, Lalesi’ne Kavuşuyor” cümlesine benzer bir slogan kullanmışlar. Görüyorsun ya, bir beton yığını hâline gelen ve metropol iyice soğuk bir imaja bürünen şu “kent” bile özlediğine, sevdiğine kavuşuyor. O’nun bile hasreti sona eriyor, belki bütün kederleri sona erecek. Evet, elbette ki başka sorunları da olacak; su gibi, hava kirliliği gibi, çevre sorunu gibi, trafik keşmekeşi gibi, ‘yol’suzluk gibi, vs… Ama hiçbiri artık onu kederlendirmeyecek, hiçbiri en ufak bir inkıraza, inkisara yol açmayacak. İntizarı nihayet bulacak. Nereden mi biliyorum? Kendimden.
Söz İstanbul’dan ve Lale’de açılmışken sana onlara (yani birlikteliklerine) dair bildiklerimi yazmak isterdim; bir zamanlar lâlenin vatanının Dersaadet olduğunu, Lalelerin, Selçuklularla Asya’dan Anadolu’ya, Osmanlılarla İstanbul’a taşındığını, fethedilen topraklara da dikilen lalelerin görüldüğü yerde Türk medeniyetinin simgesi olduğunu, 3 bini aşkın Osmanlı fermanı bu figürle başladığını, kimi zamanlar bir lâle tohumunun fiyatının bin altına kadar çıktığını, bin beş yüzü aşkın lâle çeşidi bulunduğunu, Hollanda’da şimdi ise melezleme yoluyla beş bin beş yüz çeşit olduğunu, Lâle devri isminin Köprülü tarafından verildiğini, vs. En azından maalesef ki şimdi yabancı isimle anılan ve daha çok renklerini belirten türlerin isimlerini saymakla yetineyim: Cassini (kırmızı), golden apedoom (sarı), inzell (eflatun), grander (tam kırmızı), orange cassini (portakal), blood (açık kırmızı), negrita (beyaz kırmızı), whilet marvel (tam beyaz), Barcelona (beyaz kırmızı), ille de france (kırmızı), rosario (kırmızı), frand (sarı kırmızı), Nellis (eflatun)… Sana hangisiyle hitap edeyim, bilmiyorum. Negrita’m!
Bahçede resim çektim demiştim, sana hâlimi en güzel tasvîr edeni gönderiyorum. Affet!

Yaz

Gittiğinden beri yazmadın mektup,
Bir kağıt alıp da bir kalem tutup.
Benim neler çektiğimi unutup;
Hasreti yaz, gurbeti yaz, hüznü yaz.

Kaç kalem eskittim kağıt üstünde,
Kaç asır eskittim? Gittiğin günde
Zamanı kaybettim, sen bulduğunda
Yılları yaz, ayları yaz, günü yaz.

Mazinin kucağı öyle sıcak ki,
Kalbe söz geçiren yegâne etki.
Takip et ömrünü, sen takip et ki;
Yarını yaz, bugünü yaz, dünü yaz.

Haydi Abbas Doldur Kadehimi

-Cahit Sıtkı’ya hürmetlerle-

Haydi Abbas, doldur kadehimi,
Bari sen anla şu hâlimi;

Aşktan yana ızdırâbım var.
Yanından başka her yer gönlüme dar
Geliyor.
Bir tek bu Câm-ı Cem dermânım oluyor.
Doldur bir tane daha, haydi!
Sahi, Cahit’in derdi neydi?
Vakit tamam olunca,
Güneş kızarıp akşam olunca,
Kurdun mu çilingir sofrasını
Sürdü mü ağaç altı havuz sefâsını?
Getirdin mi sevgilisini Beşiktaş’tan,
Gençliğini yaşadı mı yeni baştan?
Abbas, bakma öyle, susma öyle, durma öyle;
Kıyamete kadar da olsa gel, beni dinle
Haydi, haydi, bir kadeh daha,
Daha çok vakit var çilekeş sabâha.
Aya falan haber salma sakın,
Bu gececik olsun çıkmasın;
Gece manasına kavuşmalı,
Bu gece gönlüm karanlıkta dolaşmalı!
Muhabbet deryâsında sallansın gönlüm,
Gelmesin hatrımıza ne bir acı ne de ölüm.
Ben aslında içmezdim bu geceden evvel,
Ne çâre ki beni buldu aşk denen ecel.
İlk yudumda dinse bütün acılarım,
Dursa artık kalbimdeki sancılarım.

Haydi Abbas, doldur kadehimi,
Bari sen anla şu hâlimi.

Baharda Ölüm

Yatağımdan kalkamazsam
Güzel bir bahar sabahı,
Damlamasın gözünden tek bir yaş bile,
Bırak, bırak giyme sakın siyahı!

Güneş bensiz de doğar ufuklarda,
Kuşlar ben olmadan da cıvıldar.
Bu beton şehrin elbet bir tepesinde
-Belki sevdiğin- çiçekler açar.

Deniz hâla mavi,
Merak etme, ağaçlar hâlâ yeşil…
Olur da sesimi duymak istersen
Sıkılma, gel, toprağıma eğil!

Ne çıkar artık sana şiirler yazmasam,
Duyulmasa ne çıkar şiirlerimin âhı,
Yatağımdan kalkamasam
Güzel bir bahar sabahı?

Irmak

Bir ırmak akıyordu eskiden buralarda,
Şimdi kurumuş, yutmuş toprak koca ırmağı.
O ırmak ki yoldaşım olmuştu sevdalarda,
O ırmak ki denize götürürdü şu dağı…

Şimdi dağda matem var başında dumanıyla,
Kuşlar cıvıltısını kesmiş, susmaktalar hep.
İki damla yaş düşse gözümden hicranıyla,
O ırmak dirilir mi, tekrar akar mı acep?

Hasretim

(Simetri Denemesi)
Yüzüne hasret kaldım hüzünlü gecelerde,
Hasret kaldım sana ben sevdaları anarken,
Hüzünlü sevdaları okurken hecelerde…
Gecelerde anarken, hecelerde kayboldum.

O Bakışın

Bir cesedim, vücûdum sade kemik yığını
O bakışın gönlüme takıldığından beri.
Anladım bir bakışın nasıl da yaktığını
O bakışın gönlüme takıldığından beri.

Artık, gündüzler nasıl gece olurmuş, bildim,
Nasıl erirmiş karlar sıcağı gördüğünde.
Aşk, insanı ansızın nasıl bulurmuş, bildim,
O bakışın gönlüme takıldığından beri.

Kırık Camlı Aynayım

Boş bir odasında boş bir konağın,
Unutulmuş, kırık camlı aynayım.
Karşı pencereden görünen dağın
Bendeki aksiyle avunmaktayım.

O dağın ardından doğacak güneş,
Biliyorum bir gün biri gelecek.
Biri, ister mesûd olsun ister çilekeş,
Gelecek ve kırık camı silecek.

Bir kerecik geçip dursa önümde,
Camımı silecek olan o “biri”,
Zararı yok, o en mutlu günümde
Kırsın parçalasın öptürüp yeri.

Bataklık

Anî oldu gidişin; kaçar gibi yangından,
Ruhuma bir şiddetli tekme vurdu ayrılık.
Yağmurdan, fırtınadan, kasırgadan, tufandan
Kaçar gibi gölgeme sığınıyorum artık.

Her saniyemde, sensiz anların uğultusu,
Gurbeti yaşıyorum yığınların içinde.
Yalnız anlarımdaki kalabalık korkusu;
Allah’ın hem azâbı hem ikrâmı: yalnızlık…

Karanlığa gömülü küf kokan hatıralar…
Can düşmanım aynalar, resimler can yoldaşım.
Önümde uçurum var, arkamda canavarlar;
Dünyâ benim için baştan sona mezarlık.

Şu kitaplarım bile darılmış, kitaplarım…
Kalemim dans etmiyor kâğıtların üstünde.
Rafların nefret dolu bakışında ben varım;
Ve kâğıtlar… Yüzleri küskün, yüzleri asık…

Kalemimi kim kırdı? Kim geçirdi boynuma
Sevda kemendini, kim? Çok mu günâh işledim?
Kim soktu yılanları habersizce koynuma?
Kuyu olsa çıkardım, fakat çevrem bataklık!

İlân-ı Hâl

Sana selam göndermek istiyorum kuşlardan,
Beni korkuluk sanıp yanıma gelmiyorlar.
Aşkınla yandığımı -en hazîn yanışlardan-,
Yüreğimi avcumda tuttuğumu bilmiyorlar.

Ne keskin bir bıçakmış, ne yırtıcı hançermiş…
Zincirlere vurduğun gönlümde “yâr” yazıyor.
Ne geçmez yaraymış bu, ne tükenmez kedermiş…
Gözümden düşen yaşlar sol göğsüme sızıyor.

Aşk Denizinde Her Gün

Yarın imtihan günü… Birkaç günlük çalışmanın neticesi bakalım nasıl olacak? Sen neler yapmaktasın, ne ile uğraşıyorsun? Okuyor musun, çalışıyor musun? Evlendin mi yoksa? Allah korusun!
Yangın yerine döner yüreğim
Bu kadar mı kördür gözlerin
Funda Arar’ın bu şarkısı halimi anlatıyor sanki, daha doğrusu benim değil, benden ayrı bir şahsiyet kazanmış kalbimin durumunu…
Yangın dedim, sana kadar kokusu geldi mi bilmiyorum ama, aklıma Beşir Ayvazoğlu’nun Şehir Fotoğrafları (Ötüken) kitabındaki İstanbul’un büyük yangınlarını konu alan yazısı “Ateş Denizinde Üç Gün” geldi. Sana birkaç cümle aktarayım mı?
“Âdeta her an tutuşmaya hazır çalıçırpı üzerinde oturan İstanbul, kısa aralıklarla çıkan yangınlarda bir baştan bir başa kül yığınına dönüşür ve sonra bu kül yığınından yepyeni bir İstanbul doğardı.”
Daha birçok bilgiye burada tesadüf edebilirsin:
Bilinen ilk büyük Cibali yangınının 2 Eylül 1633′te bir kalafatçının ahmakça dikkatsizliği yüzünden çıktığını…
IV. Murad Hân’ın, eskilerin ‘Büyük Fitne’ dedikleri dönemi koyduğu ağır yasaklamalara bu yangını bahane ettiğini…
İkinci büyük yangının, atmış yıl sonra (1693)Cibali yakınında Karanlık Mescit mahallesinde ticaretle uğraşan Ahmed Efendi’nin evinde çıkıp iki bine yakın ev, dükkân, câmi, mescid, medrese, han ve hamamı silip süpürdüğünü…
17 Temmuz 1718′de gece yarısından sonra bir Yahudhâne’de başlayıp yirmi yedi saat devam ettiğini…
6 Temmuz 1756 yangının ise kırk sekiz saate yakın sürdüğünü, Vak’anüvis Vâsıf Efendi’nin, fetihten beri böyle bir yangının ne görülüp ne işitildiğini söylediğini ve Hammer’in sekiz bin kadar binanın kül yığınına dönüştüğünü anlattığını…
1782 ylının yangın yılı olduğunu ve halkın üç ayları oldukça hararetli geçirdiğini…
İstanbul halkının adeta cehennemi yeryüzünde yaşadığını… satırlar arasında okumak mümkün.
Ayrıca 1826′daki Bâbıalî yangınında, ki “Büyük Hocapaşa Yangını” diye bilinmektedir, en büyük ebrû üstadlarımızdan Ayasofya Camii hatibi Hatip Mehmed Efendi’nin, yanmakta olan ebrûlarını kurtarmak için canı pahasına alevlerin içine daldığını ve o vahşî ateş çemberi arasında gözden kaybolduğunu, kelâm-ı sarîh ile söylemek gerekirse sanatını canına tercih ettiğini günümüzün en büyük gelenekçi ebrucularından Alparslan Babaoğlu’nun bir video çekiminden dinlemiştim.
Ben her an yanıyorum, kimsenin aldırış ettiği yok. “Aşk Denizinde Her Gün” başlıklı bir yazı yazılması gerek. Ne yazısı? Cilt cilt, raf raf kitaplar… Kim yazacak ki? Hem yazılsa ne olur ki? Yaşanmadıktan sonra?

« Daha eski yazılar